Hrriyetin Yeniden lan'nn 100. Yl | Aralk 1908 | Osmanl Meclisi

Yazar Arşivi

Gönderen: elyazmasi.org | 5 Ocak 2008 | Türü Siyasi

O sene bunlara sebep olanlar, şimdi insan hakları dağıtıyorlar!

Görselleri görmek için (devamını görüntüleyin)



Yunanistan Yanıyor

Gönderen: elyazmasi.org | 26 Ağustos 2007 | Türü Yeni

“Komşusu açken tok yatan bizden değildir.”

2007 Yunanistan Orman Yangınları



Esin Çelebi ile Elyazması #2

Gönderen: elyazmasi.org | 9 Mayıs 2007 | Türü Söyleşi

Mevlana Celalleddin Rumi HazretleriHz. Pir Celaleddin’in 22. kuşak torunu Esin Çelebi ile yaptığımız söyleşinin ikinici kısmını paylaşıyoruz.
Büyük dedeniz ikinci meclis başkanıydı. Tasavvuf ehlinin de; bu ilme hakim olanların da siyasette, en azından lazım olduğu vakitte, yer aldığını ve sonradan kendi ilmine geri döndüğünü görüyoruz. Bu da Hak’tan alıp halka dağıtmanın farklı bir yolu mudur? Tasavvuf ilmiyle uğraşan biri de bir yandan bunu yürütebilir mi? Çünkü “derviş” kelimesinin sıklıkla geçtiği kitaplarda derviş elini eteğini çekmiş, maddi dünyayla alışverişi olmayan biri olarak tasvir edilir hep.

Zaten makam çelebileri her ikisini de kendi bünyelerinde hazmetmiş ve yapabilen kişiler. Mevlevilikteki derviş modeli de daha farklı. Bizden istenen “kul” olmak.Bir kulun gerçek kul olabilmesi için maddi hayatla manevi hayatı dengeye sokmuş olması lazım. Birine ağırlık verdiğinizde diğeri eksik kalıyor. Bu devirde insan mecbur bir şekilde geçimini sağlamaya ve bunun içinde de manevi huzurunu sağlamaya. Bu kolay bir şey mi? Hayır, hiç kolay bir şey değil. Ama kul olmak da kolay değil zaten. Mümkün olduğunca vakti değerlendirmek lazım. Ne istediğinizi, hedeflerinizi seçmeniz lazım. İnsan hedefini tespit ettiği takdirde o hedefe ulaşırken yaşayacağı zorluklardır onu terbiye eden. Bana soruyorlar: “Mevlânâ’nın başka torunu yok mu da sizi görüyoruz hep?” diye. Var ama mesele, bu mesuliyetin farkında olmaktı. Ben mademki bu aileye doğdum, mademki bu soyun kanını taşıyorum, o zaman ne yapabilirim dedim ve ne olmak istediğimi oradan çıkarttım. Ben bu yolda bir şeyler öğrenmek isteyenlere yardım etmek istiyorum, bu yola ve bu yola hizmet edenlere hizmet etmek istiyorum. Kolay bir şey değil; zor bir şey. Ama o zorluğun içindeki kolaylığı, güzelliği görmeye çalışıyorum.
(devamını görüntüleyin)



Esin Çelebi ile Elyazması #1

Gönderen: elyazmasi.org | 24 Nisan 2007 | Türü Söyleşi

esin çelebi ile söyleşiEfendim buyurursanız girizgahı sizi tanıtarak ve 1925 sonrasında Mevlevilik’in vaziyetinden kısaca bahsederek yapalım.

Benim adım Esin Çelebi Bayru. Hz. Mevlana’nın 22. kuşak torunuyum. Kaçıncı kuşak olduğumu nasıl bu kadar net olarak bildiğimi şöyle anlatayım: Mevleviliğin kurulmasından sonra Sultan Veled’in soyu Mevleviliğe başkanlık; makam çelebiliği yapmış. Makam, Konya’da olmuş; makam çelebileri de Konya’da oturmuş. Herkesin birden çok sayıda oğlu olduğu için makam çelebiliği daha ziyade seçimle olmuş. Sultan Veled ve onun oğlu Ulu Arif Çelebi’den sonra seçici bir kurul oluşmuş çelebilerin çocuklarından, şeyhlerden. Belli kişileri aday göstermişler ve belli kıstaslara göre (hem manevi yönden bir yere gelmiş olması lazım hem de olayın idari ve dolayısıyla maddi yönünü yönetebilmesi lazım) makam çelebileri seçilmiş. En son Kurtuluş Savaşı sırasında çelebi olan büyükbabam Abdülhalim Çelebi, savaşa manevi destek sağlamış onun için yeşil şeritli İstiklal madalyası verilmiş kendisine savaş sonrasında. İlk kurulan mecliste Gazi Mustafa Kemal başkan, Abdülhalim Çelebi de ikinci başkan olmuş. Birinci meclis bittikten sonra izin isteyip Konya’ya dönmüş. Daha sonra tekke ve zaviye kanunları hazırlanırken Ankara’ya gitmiş, Atatürk ile bir toplantı yapmışlar. Toplantı neticesinde Atatürk’ün de isteğiyle Türkiye sınırları dışındaki en yakın mevlevihane olan Suriye’nin Halep şehrindeki mevlevihaneye Abdülhalim Çelebi’nin oğlu gönderilerek o mevlevihanenin şeyhliğine tayin edilmiş. Tekke ve zaviyeler kanunuyla birlikte Türkiye’deki tekkeler kapatıldıktan kısa bir zaman sonra Abdülhalim Çelebi Hakk’a yürümüş. Onun üzerine hem makam, hem de çelebilik Halep’te devam etmiş.Makam çelebiliğine önce Abdülhalim Çelebinin oğlu Bakır Çelebi, onun vefatından sonra oğlu Celaleddin B. Çelebi makam çelebiliğine seçilmiştir. Orada da bir müddet sonra tekkeler kapatılınca çelebilik manevi bir makam haline gelmiş. Ben Celaleddin B. Çelebinin kızıyım..

Biz, Uluslararası Mevlânâ Vakfı adında bir vakıf kurduk. Kardeşim Faruk Çelebi başkanlığını yapıyor, ben de ikinci başkanlığını yapıyorum. Dilimiz döndüğünce bu manevi değerimize,Mevlana’ya ve Mevleviliğe sahip çıkmaya çalışıyoruz. Mevlevilik, Türklerin kültürlerinin bir parçası. Hz Mevlânâ bir Türk büyüğü; Geri dönüp baktığımızda şairlerin,bestekarların,neyzenlerin yüzde doksan beşi, belki daha fazlası mevlevihanelerden yetişmiş; güzel sanatlarla ilgilenmiş olanların çoğu yine mevlevihanelerden yetişme. Yani geçmişimizde mevlevihaneler birer okul, birer akademi gibi olmuşlar; hem kabiliyetleri ortaya çıkarmışlar hem de müracaat edip Mevlevi olmak isteyen genç canlara okuma yazma, Kur’an-ı Kerim, Farsça öğretmişler. İnsanın yaradılış nedeni olan maddi ve manevi hayatı dengede tutmayı öğretmişler.

Diğer okuyanların ne kadar ilgisini çeker bilmiyorum ama biz biraz da kendi açlığımıza yönelik soracağız soruları. Şu an Mevlevilik, çelebilik makamı manevi bir makam olarak devam ediyor dediniz ama sonuçta cemaat olarak Mevlevilik hâlâ var ve “gel” demeye de devam ediyor bir şekilde Hz. Mevlânâ. Bir yerde kitap olarak var, diğer yanda görsel olarak var. Dışarıda insanlar bunları okuyarak, izleyerek veya vasiyet ettiklerini uygulayarak bir yerde, bu çekirdeğin haricinde bir cemaat oluşturmuş vaziyetteler. Ama çekirdek de nihayetinde devam ediyor. Çekirdeğe nasıl ulaşılacak?

Kanunun elverdiği nispette yardımcı olmaya çalışılıyor. Dernekler var, bizim vakfımız gibi vakıflar mevcut. Bazı derneklerde sema öğretiyorlar, mesnevi anlatmaya çalışıyorlar. İlahiyat fakülteleri için de duyuyorum ve çok hoşuma gidiyor, tasavvuf derslerinde Mevleviliğe ciddi mânâda ağırlık vermişler. Onun dışında Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde ayda bir ders yapılıyor. Bizler de aynı şeyleri yapıyoruz. Yurtdışında da bu tarz çalışılan yerler var. Yabancılar Hz. Mevlana’yı bir şekilde kendi çabalarıyla tanıyorlar. Kimisi müzik, kimisi semai bir dans aracılığıyla tanışmış; kimisi bir sözünden, bir gazeli ya da bir rubaisinden yola çıkarak araştırmaya girmiş, okumuş ve öğrenmişler.Mesela Hollanda’da, İsviçre’de toplanarak Kur’an-ı Kerim okuyorlarmış, mesnevi okuyorlarmış, sema yapıyorlarmış.Bundan dört sene önce beni Amerika’ya davet ettiler, anlattıklarımı orada yaşadım.Onlar da guruplar halinde Türkiye’ye geliyorlar. Biz de vakıf olarak elimizden geldiğince anlatmaya çalışıyoruz. (devamını görüntüleyin)



Ahmet Ümit ile Elyazması #2

Gönderen: elyazmasi.org | 14 Nisan 2007 | Türü Edebiyat, Edebiyat Söyleşileri

Ahmet Ümit Söyleşisi | Söyleşi | elyazmasi.org“Aşk Ütopyadır”da yazdıklarınızın sizi ölümsüzleştireceğini söylüyorsunuz. Herhangi bir ölümsüzlüğe yazıyla ya da fikirle ulaşabileceğinize gerçekten inanıyor musunuz?

İnanmıyorum aslında, öldükten sonra hiçbir şey yok. Şimdi iyi bir şey yapmak lazım, yani yazının kalitesini yüksek tutmak lazım. Yazının kalitesini yüksek tutarken de böyle birtakım nedenler buluyoruz ölümsüzlük gibi. Averaj bir hedef okur kitlesi var. Bu averaj hedef kitlenin bazı beklentileri var, bunu hepimiz biliyoruz, mesela kadınlar ve aşk hakkında yazarsanız çoksatar. O averaj kitlenin beklentisi ve bakış açısına hizmet eden bir metin üretirseniz, hele bir de tanınan bir adamsanız, kesin çoksatar. Bir kitabı ismi bile çok sattırabilir. Böyle bir kitle var yani. Diğer taraftan iyi edebiyatla ilgilenen 5 bin, biraz daha abartırsak 10 bin civarında bir gerçek okur kitlesi söz konusu. Benim şöyle bir avantajım var; “Sis ve gece” yayımlandığı zaman, 1996’da 2 baskı yaptı. Ama şimdi her yıl 2–3 baskı yapmaya devam ediyor. Çünkü ağır ağır keşfedildim, okuyucu kitlesi önce biz polisiye okumayız dedi. Hâlâ da polisiye değil Ahmet Ümit okuyorlar aslında. Bunu nereden çıkarttığımı sorarsanız, diğer polisiye yazarları 2 baskı yapmıyorlar. Ama okurda da bir sorun var çünkü onlar Jean-Christophe Grangé’yi okuyorlar, Dan Brown’ı okuyorlar; yine bu Batı rüzgârı insanları çok çarpıyor. Bizde onlara yakın yazan yazarlar okunmuyor. Ama Ahmet Ümit okuyorlar artık ve okurken de okuduğunun polisiye olmadığını düşünerek okuyorlar. Ben de okunmayı çok isterim ama kendi söylediklerimden, bildiklerimden ve inandıklarımdan vazgeçme pahasına değil. Ben, çok sadık bir okur kitlem olması yönünden şanslıyım. Ne çıkarsa alıyorlar ve eleştiriyorlar da, acımasızca eleştiriyorlar. Kimseye neden böyle eleştirdin de demem. Herkesin algısı farklıdır çünkü. Ama ben “best-seller” yazar değilim. Hani bir kitabın çıkar, 50 bin–100 bin satar, sonra biter; ben öyle değilim. Sürekli satar Ahmet Ümit. Eğer kitabım 50 bin satıyorsa 50 bin de eski kitaplarım satmıştır o yıl. Okurla yaratıcının yapıta bakış açısı farklıdır. Okurun kafasında bir model kitap vardır ve örneğin polisiye türde yazılmış bir romanı değerlendirirken model seçtiği polisiye kitaba uygunluğunu esas alır. Yazarsa modele göre yazmaması gerektiğini düşünerek yazar, bir model oluşturmak için yazar. Önemli olan farklı bir şey yaratmaktır. Ben, “Kar kokusu”nda katili romanın ortasında söylerim. Bir sürü insan bana kızar bunun için, finalde öğrenmeye alışıklardır çünkü katili. “Beyoğlu rapsodisi”nde esas kaygım ölümsüzlüğü işlemekti, Beyoğlu’nu da ölümsüzlüğü temsil ettiği için seçtim ve beni çok tatmin etti. Beğenenler çoğunlukta; azınlıkta da olabilirdi, bunun hiçbir önemi yok. Benim için okunmak tabii ki çok önemli ama onlar gibi düşünerek yazarsam yanlış olur ve Ahmet Ümit başkası için iş yaparsa biter.

Ahmet Altan’la biraz tartışıyorsunuz bu yüzden galiba?

Ben Ahmet Altan ismini kullanmamıştım. Söylediğim yine hedef kitle ve onların beklentileri için yazmanın edebiyat yazarlığı değil; reklâm yazarlığı olduğuydu. Edebiyat yazarı bir şey anlatır, inanıyordur çünkü buna. Bu Ahmet Altan meselesi değil; böyle yaptığı için de söylemiyorum. Oradaki tartışma konusu buydu ama gazeteciler bunu alıp Ahmet Altan yaptılar.
(devamını görüntüleyin)



Ahmet Ümit ile Elyazması #1

Gönderen: elyazmasi.org | 10 Nisan 2007 | Türü Edebiyat, Edebiyat Söyleşileri

Ahmet Ümit Söyleşisi | Söyleşi | elyazmasi.orgYaklaşık bir ay önce sinemaya uyarlanan “Sis ve Gece” romanı ile tekrar gündeme geldi, Ahmet Ümit. Biz de kendisini ne zamandır takip ediyor, görüşmek için bir fırsat arıyorduk. Hem bu sinema filmi ilgilimizi çekti hem de şu günlerde üzerinde çalıştığını bildiğimiz Mevlana ile ilgili roman üzerine bir sohbet gerçekleştirmek istiyorduk. Kendisi bizi Beyoğlu’ndaki Semerkant Kitabevi’nde kabul etti. Uzunca, keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik; beklediğimizden fazlasını aldık. Beslendiği kaynaklardan, romanlarda esas anlatmak istediklerine; Türkiye’de ve dünyada polisiyenin durumundan, Mevlana’ya; edebiyat yayımcılığından, Oryantalizm’e; sinemadan, son zamanların popüler dizisi Lost’a kadar bir çok konudan bahsettik. Ama söyleşimize, biz ona elyazmasi.org’u tanıtırken, onun da gözleri parlayarak, eski bir dostu anlatırcasına bahsettiği “Hiç” dergisinden başladık;

Bir ara biz de “Hiç” diye bir dergi çıkarıyorduk. 1990’da başladık, 1998’de artık kendini çok tekrar etmeye başlayınca bıraktık. O zaman internet yoktu ya da bu kadar fazla değildi.

Siz “Hiç”i çıkarırken tek sorununuz kendinizi tekrar ediyor oluşunuz muydu?

Kapatmamızın nedeni oydu. Ben şuna inanırım, eğer bir sanat dalı ile uğraşıyorsanız en korkunç şey kendinizi tekrar etmenizdir. bir şey söyleyemiyorsanız, yapamıyorsanız onu sürdürmenin bir anlamı yok. O kısır bir döngü artık. Sekiz yıllık bir sürecin sonucunda geldiğimiz yer şeyler yapamamaktı. İnsanlar o dergide isimlerini görmeyi seviyorlar, dolayısıyla bu, onlara bir kimlik, bir iktidar kazandırıyor. Bu açıdan derginin devam etmesini isteyenler de vardı ama karar bir oylama sonucunda alındı ve çoğunluk bir şeyler yapamadıktan sonra devam etmenin anlamsız olduğunda hemfikir oldu. Ki çıkardığımız bir dergiydi, tezimiz de bir şey yapmaktı.
(devamını görüntüleyin)



Dünya Su Günü

Gönderen: elyazmasi.org | 22 Mart 2007 | Türü Yeni

Dünya Su Günü 2007