Ahmet Ümit ile Elyazması #1

Ahmet Ümit Söyleşisi | Söyleşi | elyazmasi.orgYaklaşık bir ay önce sinemaya uyarlanan “Sis ve Gece” romanı ile tekrar gündeme geldi, Ahmet Ümit. Biz de kendisini ne zamandır takip ediyor, görüşmek için bir fırsat arıyorduk. Hem bu sinema filmi ilgilimizi çekti hem de şu günlerde üzerinde çalıştığını bildiğimiz Mevlana ile ilgili roman üzerine bir sohbet gerçekleştirmek istiyorduk. Kendisi bizi Beyoğlu’ndaki Semerkant Kitabevi’nde kabul etti. Uzunca, keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik; beklediğimizden fazlasını aldık. Beslendiği kaynaklardan, romanlarda esas anlatmak istediklerine; Türkiye’de ve dünyada polisiyenin durumundan, Mevlana’ya; edebiyat yayımcılığından, Oryantalizm’e; sinemadan, son zamanların popüler dizisi Lost’a kadar bir çok konudan bahsettik. Ama söyleşimize, biz ona elyazmasi.org’u tanıtırken, onun da gözleri parlayarak, eski bir dostu anlatırcasına bahsettiği “Hiç” dergisinden başladık;

Bir ara biz de “Hiç” diye bir dergi çıkarıyorduk. 1990’da başladık, 1998’de artık kendini çok tekrar etmeye başlayınca bıraktık. O zaman internet yoktu ya da bu kadar fazla değildi.

Siz “Hiç”i çıkarırken tek sorununuz kendinizi tekrar ediyor oluşunuz muydu?

Kapatmamızın nedeni oydu. Ben şuna inanırım, eğer bir sanat dalı ile uğraşıyorsanız en korkunç şey kendinizi tekrar etmenizdir. Yeni bir şey söyleyemiyorsanız, yapamıyorsanız onu sürdürmenin bir anlamı yok. O kısır bir döngü artık. Sekiz yıllık bir sürecin sonucunda geldiğimiz yer yeni şeyler yapamamaktı. İnsanlar o dergide isimlerini görmeyi seviyorlar, dolayısıyla bu, onlara bir kimlik, bir iktidar kazandırıyor. Bu açıdan derginin devam etmesini isteyenler de vardı ama karar bir oylama sonucunda alındı ve çoğunluk yeni bir şeyler yapamadıktan sonra devam etmenin anlamsız olduğunda hemfikir oldu. Ki çıkardığımız yeni bir dergiydi, tezimiz de yeni bir şey yapmaktı.

Gençlere “gelin, siz de yazın” çağrısı yapamamak da bir sorun olmuyor mu böyle bir dergi çıkarırken?

Böyle bir çağrı yaptık. Bir sürü yazı geliyordu biz dergiyi çıkarırken ama onların içinden 2–3 tane ancak ayıklayabiliyorduk. Sanatta, estetikte sen beğenmeyebiliyorsun ama o beğeniyor. Bunun bir ölçüsü yok. Belalı bir iş.
Siz kendinizi nasıl motive ediyorsunuz yeni bir şey yaparken?
Somut bir örnek vermek gerekirse en son kitabım “Ninatta’nın Bileziği” diye bir kitap. Bu kitap aslında çok satan bir yazar açısından riskli bir kitaptır. Benim okurlarım daha çok polisiye okumaya alışmışlar ve birdenbire epik bir romanla karşı karşıya kalıyorlar. Ama işte “yeni” dediğim şey benim için bu. Bir süre sonra yaptığım şeyler birbirlerine benziyorsa, başarılı bile olsa sıkılıyorum. Sıkılınca da yazma hevesim körelebilir. Benim için en tehlikelisi de bu. Kitabım çok satacak diye ben bu hevesi köreltirsem, kendime hakaret etmiş olurum. O yüzden “Ninatta’nın Bileziği”ni yazdım. Şimdi mesela Mevlâna ile ilgili bir şey yazacağım. Canım ne isterse onu yapıyorum. Böylece kendime olan saygımı koruyorum. Bunun karşılığında 5000–10000 okur kaybetmeyi de göze alabilirim.

Mevlâna ile ilgili yeni proje nasıl olacak?

Mevlâna’da aslında polisiyeden tam anlamıyla vazgeçmiş değilim. Konu olarak bir anlamda “Bir Ses Böler Geceyi” adlı kitabıma bir dönüş. Bu bir gerilim hikâyesi, Mevlâna’yı da sorgulayan ama aslen Batılıların ve Doğuluların bakış açılarını kıyaslayan bir gerilim hikâyesi. Doğulular dediğimiz zaman şunu anlamak gerekir; Doğu’da her zaman akıl yerine sezginin ön planda tutulduğu bir düşünce hâkimdir. Bunun en ucunda ezoterizm vardır. Sonuçta bizi; doğu toplumlarını asıl etkileyen düşünce ezoterizmdir. Batı ise esas olarak akla dayanır. İnsanı akıldan ibaret görürler, tabii bu yanlış bir şey ama bizimki de çok doğru sayılmaz. Fakat onlardaki acı olan şey şu, maddi olarak çok geliştiler ve dünyayı yöneten insanlar hâline geldiler. Doğu toplumları ise onlara aşağılık kompleksiyle ve kıskanarak bakıyorlar. Onlar da son derece şımarık ve küstahlar. Bu kitapta ben bu batı düşüncesinin bakış açısını incelemeye çalışıyorum. Oradaki kahramanlardan biri İngiliz bir kadın ve Türklerden de nefret etmektedir. Bir gün Konya’ya gelir ve burada birtakım olaylarla karşılaşır. Böylece bize dair düşüncelerinde bazı değişiklikler olacaktır.
Mevlâna’nın önerdiği şey muhteşem fakat hayatına baktığımızda söylediklerine çok uygun davranmadığı bir nokta var: Şems, Mevlâna’nın küçük oğlu Alaaddin ve 6 kişi tarafından bıçaklanarak öldürülmüştür ve Mevlâna oğlunu asla affetmemiştir; cenazesine bile gitmemiştir. Oysa Mevlâna bir hoşgörü insanıdır. “Kim olursan ol gel” diyen bir insan bunu yapmıştır. Bu çok önemli bir şey ve şunu gösteriyor ki insan, nisyan ile malûldür. Yahut Goethe’nin dediği gibi: “Teori gridir, yaşam yeşil”. Mevlâna’nın teorisi de “sevelim, sevilelim” ama hayata gelince Mevlâna bile affedemeyebiliyor. Yani bunları karşılıklı ele almak lazım. Bizim asıl meselemiz aslında şu, bizim doğu toplumları olarak tabularımız vardır ve tabulara dokunulmaz. Hâlbuki anlayabilmenin yolu eleştirmekten geçer. Bunun için Mevlâna’yı da eleştirmek; eleştirirken de ideolojik kamp gibi görmeden, kendi düşüncesinin içindeki bir noktadan yola çıkmak gerekiyor. Mevlâna’yı mesela Aleviler başka bir şekilde ele alır ve değerlendirirler, beni bu değil; Mevlâna’nın kendi söylediği sözler içerisindeki tutarlılığı ilgilendiriyor. Çünkü söylediği sözler çok önemli sözler; ‘öteki’ne saygı duyan, başka kültürlere saygı duyan, onlarla beraber yaşanması gerektiğini yıllar önce öngörebilmiş bir adamın sözleri. Bu konsepte ters davrandığı zaman problem oradan çıkar.
Bu da bana yazar olarak şöyle bir olanak sağlıyor: “Mükemmel ve kusursuz kimse yoktur, teoride mükemmeli yaratabilirsiniz ama hayat böyle değildir”. Bizi ilgilendiren insan, yoksa Mevlâna’nın açığını bulmak gibi bir derdim yoktur.

Teorinin eleştirilmemesinden bahsettik. Batılının gelip bizi burada tanımaya çalışırken yapmaya çalıştığı aslında teoriyi eleştirmek değil mi?

Batılılar bize ya oryantal bir bakış açısı ile bakarlar ya da hayranlık duyarlar onların antitezi gibi görüldüğümüz için. Eleştirenleri de vardır içlerinde ama bence asıl eleştiriyi kendi içimizde yapmamız gerek. Şimdi düşünün bugün din bile, İslamiyet çok ciddi bir reforma ihtiyaç duyuyor ve biz kendi dinimize yönelik bir reform hareketini gerçekleştirebilecek herhangi bir girişimde bulunmuyoruz. Hıristiyanlar yaptılar bunu mesela, Ortodokslarla Katoliklerin ayrılması bu topraklarda gerçekleşti. Sonra Protestanlık başlı başına bir reform. Bizdeyse bunların hiçbiri olmadı.

En eleştirilmeyenlerden biri de Celaleddin Rumi’dir herhalde. Her taraftan sahiplenme olmuştur ama eleştirmek pek kimsenin aklına gelmemiştir.

Bir de şöyle bir durum var ki eleştirmeye çekiniyorlar. İki erkeğin aşkı hikâyesini nasıl açıklayacağız sorusu var. Mevlâna’nın Şems hakkında yazdığı şiirlere baktığımız zaman bildiğimiz aşk şiirleri olduğunu görüyoruz. Aralarındaki ilişkiyi bunlara dayanarak eşcinsel bir ilişki olarak yorumlamak ya da yorumlamamak konusunda ben hiçbir şey söyleyemem tabii ki. Buna indirgemek de yanlış bir şey zaten. Özellikle Kalenderi mezhebinde, yani Şems’in mezhebinde, onların meşrebine göre iki erkek arası sevginin eşcinsel ilişkiyle ilgisi yok; seviyor onlar. Bunu eşcinsel ilişki olarak yorumlayanlar da var tabii. Yani buralara çok girmek, bu insanları özel yaşamlarını ele alarak açıklamaya çalışmak doğru değil. Asıl mesele bu insanların hayata bakış açıları, hayata dair yorumları, dünyayı algılayışları; önemli olan budur ki bu anlamda da Mevlâna bir çığır açmıştır, bu çığırı açmasını sağlayan kişi de Şems’tir.

2007, UNESCO tarafından Mevlâna yılı ilan edildi…

Benim kitabım yetişirse bu yıl Aralıkta, olmazsa seneye çıkacak. Çünkü benim meselem Mevlâna’yı anlatmaktan öte doğu-batı düşüncelerinin birbirlerine bakış açılarını ele almak. İkisinin de doğruları ve yanlışları var çünkü. Batılının Doğuluyu küçümsemesi ve küstahça yaklaşması ya da bizim onlar karşısında bir aşağılık kompleksine kapılmamız durumunun aşılması için hem kendi yaşam biçimi ve kültürümüzü hem onlarınki çok ciddi bir şekilde eleştirmek lazım. Ancak o zaman sentez dediğimiz şey gerçekleşebilir ve insanlık daha evrensel bir kültüre sahip olabilir. Anadolu da bu sentezin gerçekleştirilebileceği bir yerdir çünkü yaşam biçimimiz o bizim zaten; hem Doğuluyuz hem Batılıyız. Bu, bir avantaj olduğu gibi bir dezavantaj da olabilir. Yani dezavantaj olabilir çünkü günümüzde olduğu gibi milliyetçiliği köpürtebilir, iki kültürden yararlanılarak yetkin kültür oluşturulabilirse avantaj hâline gelir. Ama önce önyargılardan kurtulmak gerekiyor. Sosyoekonomik yapıdan gelen farklılıkların ya da ulusal ve dinsel yapıdaki farklılıkların doğurduğu önyargılardan kurtulmak gerekiyor ki bu, 200- 250 yıllık iştir.

Ahmet Ümit ile söyleşimizin devamını okumak için lütfen tıklayınız.

Comments are closed.