Ahmet Ümit ile Elyazması #2

Ahmet Ümit Söyleşisi | Söyleşi | elyazmasi.org“Aşk Ütopyadır”da yazdıklarınızın sizi ölümsüzleştireceğini söylüyorsunuz. Herhangi bir ölümsüzlüğe yazıyla ya da fikirle ulaşabileceğinize gerçekten inanıyor musunuz?

İnanmıyorum aslında, öldükten sonra hiçbir şey yok. Şimdi iyi bir şey yapmak lazım, yani yazının kalitesini yüksek tutmak lazım. Yazının kalitesini yüksek tutarken de böyle birtakım nedenler buluyoruz ölümsüzlük gibi. Averaj bir hedef okur kitlesi var. Bu averaj hedef kitlenin bazı beklentileri var, bunu hepimiz biliyoruz, mesela kadınlar ve aşk hakkında yazarsanız çoksatar. O averaj kitlenin beklentisi ve bakış açısına hizmet eden bir metin üretirseniz, hele bir de tanınan bir adamsanız, kesin çoksatar. Bir kitabı ismi bile çok sattırabilir. Böyle bir kitle var yani. Diğer taraftan iyi edebiyatla ilgilenen 5 bin, biraz daha abartırsak 10 bin civarında bir gerçek okur kitlesi söz konusu. Benim şöyle bir avantajım var; “Sis ve gece” yayımlandığı zaman, 1996’da 2 baskı yaptı. Ama şimdi her yıl 2–3 baskı yapmaya devam ediyor. Çünkü ağır ağır keşfedildim, okuyucu kitlesi önce biz polisiye okumayız dedi. Hâlâ da polisiye değil Ahmet Ümit okuyorlar aslında. Bunu nereden çıkarttığımı sorarsanız, diğer polisiye yazarları 2 baskı yapmıyorlar. Ama okurda da bir sorun var çünkü onlar Jean-Christophe Grangé’yi okuyorlar, Dan Brown’ı okuyorlar; yine bu Batı rüzgârı insanları çok çarpıyor. Bizde onlara yakın yazan yazarlar okunmuyor. Ama Ahmet Ümit okuyorlar artık ve okurken de okuduğunun polisiye olmadığını düşünerek okuyorlar. Ben de okunmayı çok isterim ama kendi söylediklerimden, bildiklerimden ve inandıklarımdan vazgeçme pahasına değil. Ben, çok sadık bir okur kitlem olması yönünden şanslıyım. Ne çıkarsa alıyorlar ve eleştiriyorlar da, acımasızca eleştiriyorlar. Kimseye neden böyle eleştirdin de demem. Herkesin algısı farklıdır çünkü. Ama ben “best-seller” yazar değilim. Hani bir kitabın çıkar, 50 bin–100 bin satar, sonra biter; ben öyle değilim. Sürekli satar Ahmet Ümit. Eğer yeni kitabım 50 bin satıyorsa 50 bin de eski kitaplarım satmıştır o yıl. Okurla yaratıcının yapıta bakış açısı farklıdır. Okurun kafasında bir model kitap vardır ve örneğin polisiye türde yazılmış bir romanı değerlendirirken model seçtiği polisiye kitaba uygunluğunu esas alır. Yazarsa modele göre yazmaması gerektiğini düşünerek yazar, yeni bir model oluşturmak için yazar. Önemli olan farklı bir şey yaratmaktır. Ben, “Kar kokusu”nda katili romanın ortasında söylerim. Bir sürü insan bana kızar bunun için, finalde öğrenmeye alışıklardır çünkü katili. “Beyoğlu rapsodisi”nde esas kaygım ölümsüzlüğü işlemekti, Beyoğlu’nu da ölümsüzlüğü temsil ettiği için seçtim ve beni çok tatmin etti. Beğenenler çoğunlukta; azınlıkta da olabilirdi, bunun hiçbir önemi yok. Benim için okunmak tabii ki çok önemli ama onlar gibi düşünerek yazarsam yanlış olur ve Ahmet Ümit başkası için iş yaparsa biter.

Ahmet Altan’la biraz tartışıyorsunuz bu yüzden galiba?

Ben Ahmet Altan ismini kullanmamıştım. Söylediğim yine hedef kitle ve onların beklentileri için yazmanın edebiyat yazarlığı değil; reklâm yazarlığı olduğuydu. Edebiyat yazarı yeni bir şey anlatır, inanıyordur çünkü buna. Bu Ahmet Altan meselesi değil; böyle yaptığı için de söylemiyorum. Oradaki tartışma konusu buydu ama gazeteciler bunu alıp Ahmet Altan yaptılar.


Glenn Meade, Dan Brown, Jean-Christophe Grangé gibi ünlü polisiye/gerilim yazarlarını nasıl buluyorsunuz?

Grangé ile tanıştık, konuştuk bir panelde; Glenn Meade ile de ahbaplığımız var. Bu insanların edebiyat değeri yok ve zaten kendileri de bunu söylüyorlar. Hepsini de işim gereği okuyorum. Bence Grangé’nin en iyi kitabı “Kızıl nehirler”dir, ondan sonrakilerde rutine döner. “Kızıl nehirler”de ırkçılık gibi güzel bir konu bulmuştur, ondan sonraki kitaplarında çok fazla bulamadım ben aynı lezzeti. Glenn Meade de senaryonun romanını yazıyor. Ben onlara cinayeti yazarken ne yapmaya çalıştığımı anlattığım zaman şöyle bir bakıyorlar bana. Onların derdi bu değil. Mesela Grangé bir vitrin düzer, bu vitrin parçalanmış insan bedenidir ve ilginç bir biçimde sunulur bizlere. Bütün bunlar insanı şoka sokan şeyler şüphesiz ama asıl soru bunun edebi değerinin ne olduğu, arkasından ne çıkacağı. İki tür polisiye yazarı var: bunlardan biri Agahtha Christie ekolüdür ve bahsettiğimiz yazarlar da bu ekolden gelirler. Bu ekolde esas olan okuru şok etmektir. Beni ilgilendiren ise esas olarak Dostoyevski’dir. Cinayetin, Raskolnikov’da olduğu gibi hayatı, insan psikolojisindeki karanlık noktaları sorgulamaya dönüşmesi ilgilendiriyor beni. Burada ayrılıyoruz bu arkadaşlarla.

Bir sözünüz var “İyi polisiye, iyi edebiyat” diye. Bu yazarları bu tanıma dâhil etmiyorsunuz yani?

Hayır, etmiyorum. Benim naçiz görüşüme göre bir metin, oradaki karakterle bizim özdeşleşmemizi sağlıyorsa ve bittiği zaman kendi içimizde birtakım değişiklikler yaşayabiliyorsak, işte bu metin edebi bir metindir. Ama sadece heyecanla okuyor ve sonra kapağı kapatıyorsak, burada edebiyattan söz edemeyiz. Mesela eğer Hıristiyanlık tarihini merak ediyorsanız bunu araştırabilirsiniz. Ama adam bunu önceden tasarlayarak işliyor. Zaten spekülatif bir konu, tantana kopartabilecek bir konu, Yahudi ve Müslümanların ilgisini çekecek bir konu; bunun adına da işte “best-seller yazarlık” diyoruz. Yazan adamın yaptığı işe inanmadığını da kastetmiyorum; inanıyor da olabilir. Edebiyat yapmak zorunda da değiller. Ben bunları kendi tarzımı belirlemek adına söylüyorum.

Sizin tarzınızın sinemaya yansımasına gelirsek onlardan çok daha farklı olduğunu görüyoruz. Yani Avrupa sineması izler gibi izliyorsunuz “Sis ve gece”yi. Burada yönetmenin payı muhtemelen çok büyük. Peki, sizin katkınız ne bu duruma?

Örneğin kitapta Sedat’ın ruh hâli yoğun olarak sunulmasaydı, bu psikolojik derinlik de dolayısıyla filme bu kadar yansımazdı. Yansıdığı zaman da sözünü ettiğiniz atmosfer ortaya çıkıyor sinemada.

Haklı şiddet var mı polisiye romanlarda?

Çok var. Ama şiddetin haklı olması bunu uygulayabileceğimiz anlamına gelmiyor. Cinayetlerin büyük bir kısmında haklılık payı olabilir ama bu meşruluk katmıyor eyleme. Birini öldürdüğünüz zaman ne kadar haklı olursanız olun yine de katilsiniz. Ki bu katil için de korkunçtur, büyük bir travmadır. Kendini koruyacaksın tabii ki ama böyle bir sonuç doğurmamalı. İnsan ülkesini de savunuyor işgal olsa. Amerika gelse şimdi mesela ne yapacaksın?

Uğruna ölünebiliyor ama öldürmemek mi gerekiyor?

Ben şiddet konusunda tam olarak Gandi gibi düşünüyorum. Gandi, tek silah atmadan İngiliz emperyalizmini yenmeyi becermiştir. Şiddetin karşısında pasif direnişle bunu gerçekleştirmiştir. 1968’de, Türkiye’de polisler öğrencilere vurmaya çekiniyorlardı üniversite öğrencisi oldukları için. 1970’lerde devrimciler silahlanmaya ve polisleri vurmaya başladılar; polislerin elinde basit Kırıkkale tabancalar, devrimcilerinse daha iyi silahları vardı. Ama 80’lere gelindiğinde polislerin elinde en gelişmiş tabancalar vardı ve onlar da devrimcileri öldürmeye başladılar. Karşında çok güçlü bir silahlı var: emperyalizm; ABD. ABD ile silah bazında mücadele etmen mümkün değil; başka bir yol bulman lazım. Dolayısıyla haklılığın hak temelinde olması lazım. Amerika’nın yaptığı şu anda elindeki gücü şiddet için kullanmak; Lost dizisinde olduğu gibi. Nitekim şiddet içimizde, doğamızda var ama bunu bastırmakta mesele. Çünkü bunun sonu yok, ne kadar şiddet uygulasan da senden daha güçlüsü bulunacaktır.

Azınlık konusuna romanlarınızda sıklıkla rastlıyoruz. İstanbul’da yaşayan bir yazarın o yeri konu alması kadar doğal bir şey yok; bu durum da buralı olmanızdan mı kaynaklanıyor yoksa anlatmaya çalıştığınız başka bir şey mi var?

Tümüyle buralı olmaktan kaynaklanan bir şey. Ama burası dediğimiz şey, muhteşem bir şey ve bunun farkında değiliz. ABD’ninki 200–250 yıllık bir tarihken buranın tarihi 20 bin–30 bin yıllık bir tarih. Yeryüzünün gerçek imparatorlukları bu topraklarda kurulmuş. Türkler bin yıl önce geldiler buraya zaten. Burası bir kavimler bahçesi. Bu anlamda, gerçeğe sadık olabilmek için azınlıklardan bahsetmem gerekiyor zaten. Ama bunu derken de beni herhangi bir etnik grup ilgilendirmiyor; beni kültürel zenginlik ilgilendiriyor. Mevlâna’yı yazma nedenim de o benim. Elimizde böyle bir hazine varsa bunu değerlendirmemiz lazım. Mevlâna’yı sorduğunuz zaman muhterem biriymiş deyip geçiyor insanımız, bildiği bu. İşte bu farkında olmadıklarımız da bana çok ilginç geliyor bir yazar olarak.

Kutsal metinlerle ilgili bir konuşma yapmıştınız Bilgi Üniversitesi’nde. O zaman hepsinin birbirine benzediğinden ve aynı şeyi söylüyor olma ihtimallerinden bahsetmiştiniz. Evrensel böyle bir doğru olduğuna inanıyor musunuz?

Ezoterizm düşüncesi iki dünyanın varlığından söz eder. Birincisi aklımızla ve beş duyumuzla algılayabildiğimiz maddi ya da görünen dünyadır. Bir de içsel olarak sezgilerimizde kavradığımız bir dünya vardır ki bu dünyayı herkes göremez, görebilmek için maddi dünyadan elini eteğini çekmiş olması gerekir insanın. Mesela İbn Arabî der ki: “Az uyuyacaksın, az yiyeceksin, tek kalacaksın, az konuşacaksın.” Bu öteki dünya denilen yer, yaratıcının olduğu yerdir. Tüm bu düşüncenin karşılığı tüm dinlerde mevcuttur; Budizm’de de, Hıristiyanlıkta da, İslamiyet’te de, Yahudilikte de… İlk olarak çıktığı yer ise Mısır’daki Menfis Tapınakları’dır. Bu ilk düşünce gelişe gelişe tek tanrılı dine dönüşüyor bana göre. Bir sürü insan buna karşı çıkıyor tabii, bu benim düşüncem. Yani neticede kaynak aynı.

Bir de “O metinlerin tekrarını yapıyoruz az çok. Her yeni yazımda onları görüyorsunuz” demiştiniz…

“Hepimiz aynı metni yazıyoruz” derken söylemeye çalıştığım şey şuydu: bir açıklama çabası bu. Yani nereden geliyoruz, kimiz, nereye gideceğiz gibi. Dinin, edebiyatın ya da felsefenin bir kısım sorusu çakışır. Edebiyat da insan psikolojisini araştıran ve açıklamaya çalışan bir disiplin olarak bu anlamda onlara yaklaşır çünkü eski dinsel kitaplar aynı zamanda edebi metinlerdir, dilleri çok güzeldir. Günümüzde üretilen dinsel metinler tabii biraz sıkıcılaştı, tatsızlaştı.

Nasıl olması gerektiğini bulmaya yönelik bir çaba var mı peki?

Bende yok. Yanlış bir şey çünkü. Nasıl olması gerektiğini söylemek için çok yetkin olmak lazım ama ben yanıtı bilmiyorum. Ama nasıl olması gerektiğini okurun sorgulamasını sağlamışsam bu bir başarıdır. Çünkü bu okurun başka metinlere yönelmesinin yolunu açar. Edebiyat ya da sanat budur zaten. Doğruyu söylemez, “nasıl?” sorusunu sorar. Bu nasılı bulacak kişi de sanat tüketicisidir. Yanıt vermek zaten çok sakıncalı çünkü bugünün bilgisiyle veriyorsunuz. 200 yıl sonra verdiğiniz yanıtın hiçbir geçerliliği kalmamış olabilir. O yüzden iyi edebiyat belirsizliğin üzerinde yükselir.

Ahmet Ümit ile söyleşimizin ilk bölümünü okumak için lütfen tıklayınız.

Comments are closed.