‘‘Melankolik şaire…’’
Gönderen: Gözde Atasayan • 20..2008 • Türü: Deneme, Edebiyat, Yeni |
Şiir ne tek başına edebiyata, ne de hayata aittir; hayatla edebiyatın kesiştiği gizli bir alanda durur şiir. Sadece kendi kalbini yiyebilen; acılarını değiş tokuş edebilenler, yaranın dilinden yeni bir dünya kurabilmek ve ona sığınabilmek isteyenler için sırrını veren yitik bir ülke.
‘‘Pablo Neruda, 6 Mart 1966’da Santiago’da yayımlanan Halkın Şiiri (La Lira Popular) için, Halkın Şairleri başlığını koyarak yazdığı önsözde şöyle demektedir: ‘‘Hep parmak izlerinin yer aldığı bir şiiri yeğledim (…) Yalnızca halkın şiiri ellerinin anısını koruyabilir.’’
Bir şairin ellerini uzatabildiği coğrafik hat ne kadar geniş olabilir? Kelimeleri kendisine işaret levhası olarak seçen şair; kendi halkının ötesinde insani olanın acısına, matemine ve zihinsel sömürüsüne ne denli uzak kalabilir? Şair, hiçbir haritanın belirleyemediği bir üst coğrafyanın ta kendisidir. Anısı gerçek olan, Neruda’nın dediği gibi halkın şiiridir; yalın, ürpertecek kadar saydam, içinde lirizmin şaşırtıcı saflığıyla…
Kimilerine göre ise, bir dönemin şiiri ya toptan reddedilmeli, ya tüm şiir beğenilerinden bir bileşime varılmalı ya da genç şairler (!) eski şiiri silip süpürmeliydiler. Nedense gadre uğrayacak şiir de hep toplumcu şiir olmalıydı. Dünya değişmiştir ama bu şiir bir türlü gelişip değişememiştir çünkü. Oysa dünya hiç değişmemiştir. Yine acılarıyla, zulmüyle, sömürüsüyle şairin derdidir ve şairin yeğlediği görüş, şiirini de etkileyecektir. Toplumcu şiir ise bu anlamda dünyanın değişmediğinin, değişmeyen bu dünyanın şairin vicdanında hala bir cehennemi taşıdığının bilincindedir. Bu nedenle toplumcu şiir, 1940’lardan bugüne yeryüzünün gözü kulağı, insanlığın vicdanıdır.
Altmış yıl süren soğuk savaş, 91’den sonra yerini ‘‘küreselleşme’’ adıyla insanlığa sunulan bir değer yitimine bıraktı. Dünya şiiri de bu yabancılaştırma ediminden payına düşeni aldı. Şiir; insandan, toplumdan yalıtılarak söz oyunlarına, deneysel -öncesinde çokça denenmiş- çalışmalara, soyut tasarılara yöneltildi. ‘‘Somut insan’’ , ‘‘soyut birey’’e taşındı. Şairin birey olma kaygısı, varoluş sıkıntısı atlanarak ‘‘bireysellik’’ yüceltildi. Ödüller, övgüler, değerlendirmeler hep bu algıyı işledi. Şiirimiz bu edilgenlikle ‘insandan’ uzaklaştırıldı. Kuşak tartışmaları, döneme yön veren büyük toplumsal olaylar, siyasal düşünceler görülmeksizin yapıldı. Bunlar görülmediği için de değerlendirmeler öznellikten kutulamadı.
Küçük İskender’e göre ise, Türkiye’de şiir falan tıkanmıyor; tıkanan şair. ‘‘Ve ne güzel ki ben bunun dışındayım.’’ diye de ekliyor. Bu yıkıntının altından kurtulmak gerektiğine inanan Ahmet OKTAY da şöyle veriyor savaşımını: ‘‘Küresel kapitalizmin düzleştirici, bireycileştirici mantığına ancak felaketimsi bir şiirle karşı konulabileceğini düşünüyor, zihinsel bir ayaklanma zemini kurmaya çalışıyorum.’’
Günümüz edebiyatı popüler olanın sığlığıyla bir gladyatörler ordusu yarattı. Yaşanılan bir dönemin tortusu ferah sözcüklerin üzerini örterken, şiirin peşine düşüp kendi coğrafyasını yaratanlar arasında, parmaklarına hayranlıkla bakanlar ellerini ‘halkın’ kalbinden çekip, plastik masaların üzerine koydular… Sokağa çıkıp gün yüzü gören sözcüklerle değil, perdelerin tozundan havalanan söz zerrecikleriyle yazmaktalar. Şiir okurunun işi bu anlamda zor; hem dönemin sosyolojisine uygun olarak şiirden feragat edenlerin yazdıkları içinden samimiyetin, evden birinin, sokaktan vazgeçmeyenin ‘parmak izini’ bulmaya çalışacaklar okudukları dizelerin buğusunda, hem de kalbin(i) akşamüzerleri daha da fazla yoranların şiirleriyle ansızın karşılaşmanın yorgunluğunu ve (ş)aşkınlığını yaşayacaklar… bir vefa vaktine açılarak.
Zamanın maskesinin rengini belirleyen vahşi kapitalizm, şiire sirayet edeli ne kadar oldu? Beşiği açlığa sallanan çocuklar toprağın mülkiyeti için, deri değiştiren göğün altında ‘ellerinin anısını koruyarak’ büyümekteler. Şiir, sesi unuttu ve gözlerimiz için çok ortalı defterler açtı önümüzde. ‘‘Dünyayı değiştirebilecek güçte bir eylemdir şiir, doğası gereği devrimcidir.’’ diyen Octavio Paz’ın sesini unuttuğumuzdan mıdır içimizin kütüphanelerindeki rafların yıkılması birer birer? ‘‘Şiir dünyayı değiştirmenin araçlarından biridir. İnsan, şiirle yeri ve formülü bulacaktır. Şiir, insan bilincini daha ileride bir yere atacak, insana yeni duyumlar, yeni nitelikler kazandıracaktır. Var mıdır böyle bir hayat? Olacaktır. Nerval’in çıldırmadığı, Mayakovski’nin kendine kıymadığı, Lorca’nın kurşuna dizilmediği bir hayat…’’ (C.Süreya)
İşte, şair bilir bunu diliyle yüreği ve bilinci arasındaki geniş zamanlarda yarattığı dünyanın sınırlarında. Bu duyarlılıkla yüreği bugün burada çarpıyorsa yarın Vietnam’da çarpmalıdır. Öte gün ise Halepçe’de, Osetya’da, İdil’de, Filistin’de… Yeryüzünün yeni şiiri için gereklidir bu duyarlılık. Yeryüzü baştan sona kan ırmağı… Savaşlar, sürgünler, kıtlıklar, kulluklar…
Yalnızca acıdır sonsuz kalıcı olan ve ruhlarımıza bizden önce kazınan, bu izlerin peşindedir şiir. Ve bize, insanlığa onlarla nasıl yaşayacağımızı, nasıl yaşayageldiğimizi; dizlerimiz ne kadar kanarsa kanasın bir gün kendiliğinden kabuk bağlayacağını ve hücrelerin kendini yenilemesi gibi insanın da zamanla acılarından kendini yenileyebildiğini gösterendir. O yüzdendir ki bilgedir ve tarihin hep bir adım önündedir; kişisel tarihidir insanlığın.
