1987. Baskı’dan Yanıtsız’a Mektuplar 1

Yanıtsız’a;

Sabah her zamanki sabah, akşam da her zamanki akşam ama yağmur her zamanki yağmur değil bugün. Bana avuç avuç bir kadını getiriyor. Penceremden yavaşça süzülen, panjurun kenarında demlenen bir kadını. Sana anlatmam gereken bir kadını…
Yaşamın içinden, kıyısından köşesinden, ta dibinden, en güzel koylarından, en beter yarlarından geçmiş bir dilber yaşamış zamanın birinde şu baharatı bol İstanbul sokaklarında. Oya gibi işlemiş İstanbul ona. İstanbul gibi kahpe, İstanbul gibi aşık olunası, İstanbul gibi sıcak, İstanbul gibi değişkenmiş o da. Sohbetine kimseler doyamazmış, hele onun peşine takılıp gezmeyen İstanbul gördüm demezmiş. Boğaz’da rakı balık, Moda’da çay sefası, Tahtakale’de şehre kaynamak, sergiler, müzeler ve daha niceleri…

Gözlerim daldı yine, takıldı yağmura. Bir damlayı kestiriyorum gözüme. Camdan aşağı süzülüyor, diğer damlalarla birleşip dilberin ıslak bir heykelini oluşturuyor. Balık etinde, beyaz bir heykel. Derken hayal gücüm devreye girip simsiyah, uzun saçlarını ekliyor heykele. Hokka gibi bir burun ve parıl parıl siyah gözler. Dudaklara gelince –her bir kıvrımında ayrı anlam olan dudaklara- benim betimlemeye gücüm yetmez onları anlatmaya.
Camın altından gelen rüzgar perdeleri oynatıyor. Aklıma dilberin etekleri geliyor. Her bahar –nerden bulurdu bilmem- rengarenk, kır çiçekleri bezenmiş, çeşitli boylarda, uçuşan elbiselerle süslenirdi. Rüzgara karşı bir saçlarını savurur, bir eteklerini, bir de alevler damlayan kirpiklerini umarsızca. Umarsızlığı dertsizliğinden gelmezdi. Aksine türlü belalarla dolu bir hayatı vardı dilberin. Karnı açken bile güldüğü belalarla. Farklı bir şekilde hınç aldığı belalarla. İyilik perisi de değildi o. Sadece değişikti.
Onunla tanışmam seneler öncesine dayanıyor. Beni tavlayan yanı gözlerime bakıp, gerçekten dinlemesi olmuştu. Koca bir adammışım gibi dinlerdi beni. Neden sonra artık konuşmamıza gerek kalmadan gözlerle anlaşır olmuştuk, çok olmasa da benzeşiyorduk. Anlatılacak çok şey var daha ama en son bir anımı anlatmak istiyorum sana.
Henüz dört, beş yaşlarındaydım. Annem yuvaya gitmemden önce “Hediye gelecek bugün.” Demişti. Ben de sevinçle okulun bitmesini ve hediyeme kavuşmayı bekliyordum haliyle. Saatler geçiyor, eve geliyorum, koşarak içeri giriyorum. “Hani hediye?” diye dolanıp duruyorum. Annem bir kadını işaret edip “İşte Hediye burda.” Diyor. Müthiş bir hayal kırıklığı ile kadına bakıp “Bu mu hediye?” diyorum ve evdekiler kahkahayı basıyor. Ben kadının isminin Hediye olduğunu anlayana kadar şaşkın bakınıyorum.
Yıllar geçiyor, ben büyüyorum. Yavaş yavaş hediye kavramım değişiyor. O gün bana gerçek bir hediye sunulduğunu anca anlıyorum. Hala etkisi süren bir hediye, çok anlamlı, çok güzel bir hediye, bu akşam yağmurla avuç avuç gelen bir hediye…
 

                                                                           Sevgilerle,
                                                                                          1987. baskı

Yorum yapın/Yanıtlayın