Hürriyetin Yeniden Ýlaný'nýn 100. Yýlý | Aralýk 1908 | Osmanlý Meclisi

Apostol’la Altmış Dört Bin Sayfa


Gönderen: ahmetyozgat • 24.08.2006 • Türü: Deneme, Edebiyat

GiriÅŸ

Zaman Salt İpektir

1/:
Zamanda birinci an,
Kan ve ışık iç içe halaya kalkmaktaydı.
Yakmaktaydı gözlerimi sarsıcı bir radyasyon,
On, bin, belki de milyar kere milyardı palazların nüfusu.
Su ise her şeyin anasıydı.
Seyredilen, alemlerin lahuti aynasıydı…

***

Ta bing Bang’da doldurdum seni avucumun doÄŸal çukuruna ey aÅŸk…
Kadehime boÅŸalttığımsa sayın ki sizlerdiniz ey ins-ü cin…
Yavru tarihti henüz beÅŸiÄŸindeki bala. Bel’asını sahtiyan bir yaÄŸmurluk gibi bürünmüştü seffaf bedenler. Ve asırlardır uyuklayan karanlık bozarmanın eÅŸiÄŸindeydi ışıkla. Köhne ve kendi kendine yeten yumurtanın sonuydu kuluçkada. Ve eski bir aÅŸka ve aykırı ÅŸiirlere hamile bir meyhanedeydim ben de milatların ilkinde. İçiyordum altmış dört bin sayfa tutan birikimimi kahverengi, yani it sütü rengindeki kadehimin dibinden. İçiyordum anasını satıyım. YaÅŸadıklarım eÅŸkenar olmayan eÅŸaçı bir üçgendi hepi topu. Ya da üçgen bile deÄŸildi. De ben efkar sanıyordum. BoÄŸulduÄŸum bu ÅŸah denizini. Yani ÅŸiir klanının ÅŸahı yine her zamanki gibi salt ipektendi. Ve çifte su verilmiÅŸti isli bir haddanede. Masifti simsiyah. Ve alçakça bir çukurdaydı. Taze anılarının kısrağına binmiÅŸ olarak anadan üryan. Ve katran balçıklı gururdandı yüreÄŸi. Bense bir sokak kancığı gibiydim kozmik bir yuların alt ucunda. Yaltaktım varsıllığı kendinden menkul zibidi anılarıma ne yazık ki.
Bedenimi merhamet bilmez bir el aldı.
Yel aldı yüreğimi.
Ol sebepten içiyordum anasını satıyım.
“Lan Barba ikiletme de doldur” diyerek.


Devamı

“Şıradan olsun itin ölümü.
Atın ölümü ÅŸeytan suyundan…”

2/:
Bing Bang’dan sonra da seni doldurdum…
İçtim anasını satıyım.
Suna suna içtim,
İçtim kana kana…
Yani ışık ve aÅŸk kanaya kanaya…

***

Böyle bir hikayetti benimkisi:
Kezzablar pirine gelince…
Müseyleme swingırı kenarındaydı ÅŸah denizinin. Pundumu kolluyordu gözünün çengelinden. Saldırının tam arefesi… Ve ilk gıcırtı “do minör” notasından. Habil’di ilk giren urbasını sürüyerekten meyhaneye. Yani gururun yerle bir olduÄŸu kapıdan içeri. Kandı sızan sanırım başındaki vadiden. Ellerinden incir şırası. DiÄŸer boyut Vandalları az ötede tahmin sektirme yarışındalar. Kafa kafaya vermiÅŸlerdi. Meyhanenin ya da memleketin ücra bir kasaba masasındaydılar. Kabil’in ilk vukuatını konuÅŸuyorlardı kendi dillerince. Bense birinci notumu yani ÅŸiirimi düşüyordum kucağımdaki yüreÄŸime mersiye sanarak. Ya İblis mi? O da, ezoterik bir düşünceye binmiÅŸti kızıl kısraktı… Keten lifleri ellerinde. O liflerden çoraplar örüyordu ademoÄŸullarının alnına bin bir ölçekli. Bu aralar Serendip adası uÄŸunuyordu diz üstü çökmüş. Mevki-i Cidde savruluyordu asit rüzgarlarında.

3/:

Ey nas!
Burası son meyhane…
Korunaklı demler diyarı,
Noktanın konduÄŸu alem, yarınlara…
Bu durumda gel de içme:
“Lan Barba ikiletme de doldur,
Şıradan olsun itin ölümü,
Atın ölümü ÅŸeytan suyundan…” diyerek…
Ve yazmaya dal ÅŸiirin yüreÄŸini elleyerek…

***

Apostol’la Altmış Dört Bin Sayfa/Yandan GiriÅŸ

Şimdi Tam Mektup Yazma Zamanı

1/:
Ve ey şiirsever ademoğulları,
Her şey altın hücrelerden örülüyordu teker teker.
Usta çok ustaydı doğrusu.

Bu hususta üstüne yoktu sanırım.
Elleri Adem çamuru, şakakları duru suydu.
Su hamarat bir ana gibiydi.
Köpürüyor sonra duruluyordu.
Boyuna kendini doÄŸuruyordu.

2/:
Her ÅŸeyin anasıydı su…
Suyun karşı yakası Kartaca diye bir diyardı. Hannibal fillerine kavut topu yutturuyordu. Atlas tümseklerini aÅŸmanın çılgın kurban bayramı arefesindeydi ölüm. Sonra zehir gibi Akdeniz suyu içirtiyordu hortumlar efendisine bir aksak adam. Meyhanenin pastörü yani Apostol’du. Bizim barba, doldurup doldurup boÅŸaltıyordu. Gezden gözden arpacıktan üzüm suyunu imbikliyordu anında. Mariye ise bir kasaba azizesi gibiydi. Bibel’den bablar tekellüm ediyordu. Da ne yapıyordu sanki? Henüz ilk inisiyeleri bile yoktu. Mısır boÅŸtu, piramitler yoktu görünürde. Åžiirin gulamının ruhuydu devinimdeki. Islak yerlerde sürüm sürüm sürünüyordu her dem olduÄŸunca. Dörtlüklerin ÅŸahı ise çok uzaklardaydı. Mesela yan barda. Ya da Aborcinler arasındaydı. Mesela bir bambu köyündeydi. Ananastan damıtılmış birasını yudumluyordu belki de.

3/:
Ve ey ÅŸiirsever ademoÄŸulları…
Yani tam mektup yazma zamanıydı.
Meyhane tenha sayılırdı.
Çünkü henüz vizigotlar yoktu.

Vandalların korkusu bundandı.
Lombardlar henüz çıkmamışlardı sahne-i tevarihe.
Ve Sakslar gelmemişlerdi içip içip zıbarmaya meşe masalar cenahına.
Böyle bir hikayetti benimkisi:
Yani Apostol bir alem adamdı. Meyhanesi bir alem. Bir Hindi gulam tutup kaldırmak istiyordu ruhunu yerden velakin beceremiyordu bir türlü. Yardım isteyecek birini aramaya baÅŸlıyordu gözleri Alaska civarında… Bulamıyordu ama. Bulamazdı da. Sonra bir ceylan avlıyordu ve derisinden bir parça alıyordu keskin gaddaresini kullanarak. Uganda’da cangıl ormanlarındaki bir safaride yapıyordu bütün bunları. Sonra sivrilttiÄŸi bir kamış parçasını macenta renkli kanına batıp batıp yazmaya baÅŸlıyordu:

3a/:
“Hüf!” dedi birkaç elif miktarınca.
Bir Atlantis birası içti.
Bir Mu medeniyetini düşündü.
Bir Heredot’u yazdı.
Bir Atlantik suyu daha içti.
Bir daha yazdı Homeros’tan.
Türeyiş destanına uzandı bir ara,
Manas’ın gözelerine daldı.
ZaloÄŸlu Rüstem’den kötek yedi (okkalı tarafından),
Alper Tunga’dan it yese kudurur laflar iÅŸitti.
Döndü kızgın çöllere Leyli Mecnun’u yazdı.
Sayın ki iÄŸneyle kuyu kazdı…
Sonra patladı bir kum fırtınası,
Kendi çavdı gitti bir yana,
Devesi bile azdı…
Bu arada ben de içiyordum anasını satıyım.
“Lan Barba ikiletme de doldur,
Şıradan olsun itin ölümü,
Atın ölümü ÅŸeytan suyundan…” diyerek…
Ve yazmaya dal ÅŸiirin yüreÄŸini elleyerek…

***

Acılı Yürekler İçre Kırmızı

Apostol’la Birinci Sayfa
1/:
Şahım,

Sen oturanda aşkın bengi gözesinde,
Ya da hüznün ÅŸiirsel diyarında…
Kirpik gölgelerine tarih düşende yanağından,
Ve devÅŸirende ateÅŸ ateÅŸ ellerinle,
Efkârın gözündeki sedef yaÅŸları…
Gnostik badalları onar onar atlayarak,
Hükmedersin ya saltanat iklimine…

2/:
Yürekler içre kırmızı ve sırçadan sarayların,
O an açılır ve hoÅŸ geldin kitabın ilk sayfası…
Okur ve agnostik hiçliklere dalarsın.
Esrik küheylanın “hiçbiryer” kentinde ÅŸaha kalkar.
Şiirin şahı ayağa kalkar.
Yedikule zindanları bağlar karanlığını,
Yüz onuncu deliğinden tunç tokayı zamanın anasına.
Şeşber sol memenin üstüne düşer.
Yay aÄŸlar, kiriÅŸ boÄŸar,
Kara Ali bir çentik daha düşer,
Canların kana kestiği acılı skalasına.
Arkasına bakmadan döner geri şah-ı cihan,
Diyar-ı Belh’i terk eder.

3/:
Bense sürgün edilirim,
En avam yüreğin en ücra köşesine,
Nedense… Dalarım soyluluÄŸun ve avamiliÄŸin ikilemine…

Yani senin gölgen düşende majestik odalara,
Ne yazık ki işte sürgünüm bu son aşka şahım.
Bedenimi sağır zindanlarda el,

Acar yüreğimi kırk birinci harami yani açgözlü bir yel alır.
Yani demem o ki bu köhnemiş meyhanede bana mirzam,
Mermerlere oyduğum alacanlı kahrımı içmek kalır.

4/:
Patlar ve ışığın hızı çılgın atlara biner,
Nefsim iner arz isimli bir çıplaklık diyarına,
Dün diye bir şey yok zaten bu adreste,
Yarına bu günden aşk azığı hazırlarım.
Ama hız, hıza eş değilse şahım,
Bana kendi anıma diz üstü düşmek kalır…
Bedenimi satanik bir el alır, yüreÄŸimi hırslı yel…
Şiir tutup kaldırır yerden beni ancak ruhumu alır.

***


Meyhanenin Efsunlu İklimi

Apostol’la Birinci Sayfa Dibacesi

1/:
İşte Apos…
Böyle bir zamandaydık.
Ya diyarı Isfahan’daydık,
Ya da şu yanınızdaki yalnız odanızdaydık.
El eleydik alkolik Barba, açıkgöz Apostol ve ben,
Yani o son sınırdaki,

Son nefese sıkışmış,
Sonuncu adamları ilk kez ağırlayan,

Son esrik ve mistik meyhanedeydik.
Barba dolduruyordu it öldüreni,
İçiyordum anasını satıyım bense.
“Barba doldur bi daha!” diye diye…

1a/:
Bab: bidayet daha…
Ve ey ÅŸiirsever ademoÄŸulları…
Böyle bir hikayetti benimkisi:
Meyhanenin efsunlu iklimine soÄŸuk bir dalga vuruyordu.
Mançurya ya da oraya ait bir topluluktu dalanlar içeri anlaşılan. Ya da devri buzul… Üşütüp üşütüp içiyorlardı biralarını. Ve boyuna: “Agoni” diyorlardı. Kimse bir ÅŸey anlamıyordu bu dilden. Kimse dersem Barba, açıkgöz Apostol ve ben yani… İlk yolculuÄŸa hazırlık günü perÅŸembeydi yan odada. Günbatımından cuma cuma yayılıyordu efkar ve safra. Oysa buradan MaÄŸrip’e kadar olan süre tam elli iki gündü. Bu süre içinde daha çok ÅŸiirler ırlardım ben. Mor zülüflü amazonlar da çok dinlenirlerdi Apostol’daki bir boÅŸ masada… Ve bittabi beni dinlerlerdi kesik memeleri sızlayarak. Tarak ellerinde, aynaları terkilerinde… Septen günü yarındı unutmadıysam. Yani yarın ÅŸenlik vardı bir mezar başında. Kara kral ölecekti sonunda sevinç içinde. Onun yanında gömülecekti karısı. Ülkesinin yarısı bana kalacaktı. Bu yüzden içinde yılan oynuyordu Hindeli’nin. Yani efendim… Hazırlık yaparlarsa İskitler kesin kazanırlardı Sinop kalesini. Ve Azak hisarını. Ve de Sivastopol marşını… Ee, gel de içme…
“Lan Barba doldur ikiletme,
Şıradan olsun itin ölümü.
Atın ölümü ÅŸeytan suyundan…”

***

Fi Tarihinde Böyle Yazıyor

Apostol’la Birinci Sayfaya Derkenar

1/:
Ben, Nabi ve bir Karaçili şair,
Elimizi Hint okyanusuna bandırır,
Şiir söyleye söyleye pekmezli kar yerdik.

Bu arada, tarihin ilk cemaziyelevvelinde,
Hint sümbülleri tutsak alınır Arilerce,
Turan karanfilleri özgürlüğüne uçarlardı.
Fi tarihinde böyle yazıyordu tarihi serencami.
Nardini adlı bir uğru okuyordu yazılanları inanın.
Hermes olarak da bilinen Mısır yalvacı,
Aton dinini yayıyordu yer yüzüne.
Ama kimesne inanmıyordu dediklerine.
Böyle bir hikayetti benimkisi:
Nil kıyısında bedevi atlar yüzüyordu.
Sudan sınırında ise gece gülleri…
Ve de firavunun Lusiferik hileleri,
Bir batıp Kahire’ye,
Bir çıkıyordu KadeÅŸ yazıtlarında…

2/:
Ben, Nabi ve bir Karaçili şair,
Şiire acıkıyor muyduk ne?
Oysa o şiir ki saçlarının püskülünü tarıyordu,
Ancak saça yürek yağı gerek.
“Nerde?” diyerek aranıyorduk kalbimizi…
DoÄŸru… Hint sümbülü yağıydı arzulanan,
Ve altından daha kıymetli olan meta…
Esir pazarlarında satılıyordu taze taze.
Haraç mezat…
Bense Barba’daydım ve ne bulursam içiyordum anasını satıyım. İt öldüren ÅŸarabı… Kan donduran tekilası… Hası aslan sütünün… Bunlar da yetmiyordu kardeÅŸinize. Kuzey Hindistan’da yetiÅŸen bir bitkiden şıra sıkıyordum, şıpır şıpır. Kıpır kıpır kaynıyordu kanım. Şöyle bir hikayettir benimkisi: Ve Maveraünnehre dökülüyordu inanın. Sonra her ÅŸey birbirine, ben de tarihin sayfa aralarına karışıyordum. Sır gibi. Kahır gibi… Meyhaneden elde edilen çok deÄŸerli bir kokuydu o anda. Çürük yumurta miski… Ya da turp amberi… Anlaşılan Tötonların zoruna gitmiÅŸti yazdıklarım. Hirodes adlı biri: “Doldur lan Apostol!” diye türkülere ayak veriyordu otuz sekiz numara. Kereste kafalı Kimmerya süvarileri de beÅŸ ayrı koldan dalıyorlardı içeri. “Merhaba Apostol, merabayın sakin-i meyhane…”

***

Çöl Suskunluğundaki Ötüş

Apostol’la Doksan Birinci Sayfa

1/:
Şahım,
Başında parlayan şiir saltanatının kronu,
Taş devrinde yitik zamanların kevkebi ise,
Çöl suskunluğundaki ötüş sabah serçesinin,
DırahÅŸan tacın da sevdamın damgasıdır…
Ve karanlıkta kılavuzudur,
Sakineyi hüzne gark olduğum anın.
Ama hız, yıldıza eş değilse mirzam,
Bana kendi bozkırıma yürek üstü düşmek kalır.

***

Deneyimdir burada konuÅŸan…
Ya da o kozmik hızla yarışan agonik anlar…
Uzaklaş kendi beynine böyle zamanlarda,
Ancak yakınlaÅŸ yüreÄŸinle felasife raconunca…
Sen bilmesen de şahım,
Bilirler kılıçlar, tarihin kanlı sayfalarında yazılanları,
Ve savaş erleri özümserler,
Gaddarelerin kanlı tarihini her seherde bir daha…
Bu gelen erlerin değil son sabahın ayak sesleri,
Hazrol ve uy!
Ve sakın ha,
Mirzam, yok etme arkandaki siluetleri,
Fakat önüne geçirecek kadar da kutsama,
Ve hakikat sanma kehanetleri.

***

Bil ve ona göre davran,
Yürüdüğün yollar sana ait değildir babandan kalan,
Ancak bir majestik sırat’tır ki iÅŸlevin geçmek.
Yandaki bulvarsa senin kanının aktığı damar cidarı…
Benimse dudağımda tuzdur o bulvardan anımsadığım.
Bak, beynimdeki acının septik izi hala flu,
Bu yüzden aranmadayım simurg kuşunun küllerinde kendimi.

***

Böyle bir hikayetti benimkisi:
Ama hız, hıza eş değilse şahım,
Bana da kendi sahrama diz üstü düşmek kalır…
Bedenimi el alır, yüreÄŸimi yel…
Şiir tutup kaldırır yerden beni ancak ruhumu alır.

***

Zaman ve Siluetler Süner

Apostol’la Yüz Seksen İkinci Sayfa

1/:
Gözdür bu,
Hamarat dolaşır,
Aleyhindeki delillerin bile orta yerinde…
Bu yüzden gülistanda estetik avuç içi kadardır,
Ve her yanı güzellikler kaplamaz şahım.

Dur ve dinle yolun ortasında:
İşte ÅŸurada yabancı bir ısırgan aÄŸlamakta…

***

Umarsız şafaklar da yol alır alacakaranlıktır,
Işık beklemek kasıttır ana,
Bu yüzden zaman ilenir menzile,
Ve siluetler süner de süner,
Her mıntıka bir bumerang olur,
Dolanır ekvatoru ve kendine döner.
Sen de dön de bir yol cehenneme bak ey mirzam,
BeklediÄŸin muhitin ateÅŸ kesse ne yazar?
Veya görünmese arsız sabah kime ne?
Yeter artık ey beglerbegi beni sürme ölüme,
Gülelim bu yolun buracığında sen ve ben.
Önümüzdeki çiçekli uçuruma gömülelim el ele
Sağımız yar, solumuz nigarlardan geçilmez,
Gündür çavar zatının terekesinin üstüne.
Benimse bedenimi el, yel alır yüreğimi.
Yani en gerisinde bana zamanın,
Grek mermerlerine oyduÄŸum bir kutsal kase,
Ve o çukurluÄŸun içinde ölü kahrımı içmek kalır…

***

Böyle bir hikayetti benimkisi:
Ama hız, hıza eş değilse şahım,
Bana da kendi sahrama diz üstü düşmek kalır…
Bedenimi el alır, yüreÄŸimi yel…
Şiir tutup kaldırır yerden beni ancak ruhumu alır.


Kahır Demleyen Keşişler

Apostol’la Doksan Birinci Sayfaya Derkenar

1/:

İşte Apos…
Ne aşk vardı, ne merhamet,
Ahiret ise ÅŸu kapının arkası…
Böyle bir zamandaydık.
Kereste kafalı Kimmerya süvarileri,
Beş ayrı koldan dalıyorlardı içeri.
Meyhane tabandan tavana vandal…
Serseri bir ağızla soruyorlardı:
“Tanır mısın ahbap?” diye.
Uzatarak tezgah üstüne bir flu sureti.
Celali CantaderyonoÄŸlu kimdir?
Veya buradaki hangi kişinin adıdır Fleks?
Ah bir bilsek!

1a/:
DoÄŸrusu herkes gibi ben de bilmiyordum.
Açıyordum cöngümün sahtiyan kapağını,
İlk dizeyi yani tarihi düşüyordum,
Hesabı ebcet ile sanmayın,
Ya da gematria, nümeroloji yani…
Dümdüz bir vezin ile:
“KaracaoÄŸlan der ki, Biz bu ellerde…”
Çünkü kalabalıktı içeri o tarihlerde. Birincisi buydu yazdıklarıma sebep. İkincisi ise yıllar arasında sarışın aÅŸk dereleri. Say ki Fujimotram adında biri vardı iki mezar arasında. Kitabın yarısında öğüt, kalanı tarih… Tarihin en salyalı sayfasında ise günahkar bir rahip… Kafası kocamandı. Kandı gözlerinin akı. Apostol da oralarda bir yerdeydi muhakkak. Ak bir duman sarıyordu ortalığı. Tabii ki yanı başında Marya kadın. Apos vurgun. Az biraz da yaralı dimağından. Ona sorarsan bu tombul bir azize. Meyhaneyi yönetense Büyük Hirodes’ti ilk yıllarında ölümünün. Büyük Hirodesos öldüğünde ben iki yaşımdaydım. Ve inanın içiyordum. İçiyor ve Cermenlerle dövüşüyordum. Krallığım çatladı en sırça yerinden. İki kızım ve üç oÄŸlum arasında kavga tabii. Öyle ki, olan oldu kalbim paylaşıldı HabeÅŸ savaşının sonunda. Bana da otuz beÅŸ yaşıma gelince sis ve moloz kaldı. En ince yerinden koptu saltanatım. Kahır demleyen keÅŸiÅŸleriyle bir manastır yapıldı yanıbaşımıza biz istemesek de.
Karşımıza semaverler kuruldu.
Som pirinçti.
Kulpları bronz.
Tabanları yontma taş devri.
Şöyle bir hikayettir benimkisi:
Lombard beyleri bağdaş kurdular ince belli bardaklar sinisine. Apostol ile Samiriyen beyleri ise hüzne ortak oldular.

1b/:
Bense Barba’daydım.
Ve ne bulursam içiyordum anasını satıyım.
Hirodesos ile Arhelasanik kardeÅŸ…
Celile ile bense şiirdaştık artık.
Eee, bu durumda da içilirdi:
“Lan Barba ikiletme de doldur,
Şıradan olsun itin ölümü,
Atın ölümü ÅŸeytan suyundan…”

***
Uyanın Lan Tarih Gafilleri

Apostol’la Doksan Birinci Sayfa Dibacesi

1/:
Sonra gözlerim yağmur boşaldı.
Tuzlu sularda boÄŸuldu zehir dilli engerek.
Efkarlandım ve dibi görünen kadehime yüreÄŸimi doldurdum…
Her zamanki jargonumuzla:
“Doldur lan Apostol!” diye efelenerek.
“Çok içmedin mi beyim?”
Ne deyim?
“Lan Barba ikiletme de doldur,
Şıradan olsun itin ölümü,
Atın ölümü ÅŸeytan suyundan…”

2/:
Şöyle bir hikayettir benimkisi:
Atlası bilen bilir. İşte bu da son sayfası. Ondan sonrası… Ne siz sorun, ne de ben anlatayım buradaki azameti. LoÅŸ bir meyhanedeyim.

3/:
Apost’u tanıyorsunuz. Onun yanı başında Marya. Söküklerini dikmede son gelen tebanın. Bir Cermen enfiye çekmede. Tam karşımdan kafasını kaldırmakta Prusya. AÄŸzı kokmada Lombardların. Sarımsak ve sakatat… Ayı derisi urbalı Tötonlar da bu sözcüğün çoÄŸunu bilirler eski lisanlarından anımsadıklarıyla. Ya da yazar Nebelungen Destanları ücra bir beyitinde. Günahlar gün gelir daha da günaha girer. Günahlı benliÄŸimizden ateÅŸ akar. Cehennem! Tek bildiÄŸi var ateÅŸ yurdunun anasını bile yakar. Karanlık saltanatlardan kaynaklanan senaryolar iÅŸleme konar doksan birinci sayfada. Ve bağırır zamanı oyan cüceler: “Uyanın lan tarih gafilleri!” Uyanın ve saldırın yalanlara. Yoksa… Sizleri kendi askeri sayar sayın firavun. Elinize saldırma, dilinize İris ilahileri verir. Tatarlar koyun gibi sürerler Cengiz ganimetlerini. Ve sizi Hindelinde fillerin ayakları altına. Etlerinizi yaka yaka. Yecüc ile Mecüc cüceleri seddi balyozlamayı sürdürürler. Siz ancak dinlersiniz barbaros türküleri.

***

Duyulur tokmak sesleri.
Dan dan dan…
Siz uyanmadan çok şeyler olabilir.
Son bir görev olarak benden uyarması…
Uyanın lan tarih gafilleri…
Böyle bir hikayettir benimkisi…

***

Ölümün En Üşütenidir Aşk

Apostol’la Doksan Birinci Buçuk Sayfa Dibacesi

1a/:
Tarihçiler verirler kafa kafaya,
Aşktan bir parça,
Bir parça kinden…
Herkes ellerindekinden,
Sevdalı ve gül kırmızısı savaşçılar örerler…

Karahan kahrını oyar granitten kitabelere.
“Altta yer, üstte gök çökmedikçe…”
Ve inanmayacaksınız ama gök çöker.
Karakurum ise karayazgıları keser ve kararır.
Yanar Altaylarda beyaz donlu doruklar.
Barışsevmez bir hakan uğultulu beynini döver.
Cevval ve cilveli cengaverler,
Son uğraşta öldürdüklerine ağıtlar yakar.
“Oy broy oy broy!…” diye diye kadim bir lisanın artıklarıyla.

***

Şöyle bir hikayettir benimkisi:
Bir var olur, bir yok… Kanun geçmez, güvercin uçmaz bir ülkedir masala giren. Sağır sultanın isteÄŸine aykırı olan düşünceler sürülür ta Fizan’a. Fizan yetmez Yemen’e… Merhaba çöl ve hecin. Develer yulaf topları yutarlar. Sözler ve davranışlar kantarma alırlar ağızlarına. Kantarma ise kurtarma demektir kimilerine göre başıbozukları günahtan. O da yetmez. Günahkârlar, gerilirler İncil’de sedirden çarmıhlara. Ama bura son meyhane. Her ÅŸeyin türbülansa daldığı yer yani. Apostol’da iki anlamda kullanılır deve:
Biri çöl aracı,
DiÄŸeri ise Leyla’nın sürücüsü.
Günah iÅŸleyen insan ise Mecnun’dur.

1b/:
Kutsal yasa delinir. Ay’ı siyah pelerini kaplar İblis’in. İnsanlık görevini yerine getirmeyen bir beydir koca evin sinirlisi. Mutfaklardan yanık kokuları dalga dalga… Yayılır atlar çayırlıklara. Suvariler mi? Kırık kılıçlarını onarmadalar. O boÅŸlukta olan olur ve aliminyum kılıçlı takımlar girer Irak’a. Güney Kraliçesi güneÅŸe bakar. Münecciminin boynunu vurdurur. Ebabiller diyarını ziyaret eden Saba melikesi hüdhüde teslim olur çarnaçar. Karsanya ülkesi buza keser. YaÅŸlı krallar üşür. Vekilharçlar sobalarda yakarlar sevaplarını. Haftanın ilk günü pazardır aslında. Devrisi günü, asil vakitlerden saymaz takvimin beyi. Her ÅŸeyi zamanla becerirler kırık mızraklılar. Onların tapınmak için toplandıkları yapı günah kusar derelere. Ellere günah renkli kınalar yakılır. Kutsal kaselerden içilir ÅŸehvet. Evet evet, bura meyhanedir. Yani ÅŸarabın en keskini burada. Ölümün en üşüteni.
Bense kadehime doldurdum seni…
“Lan Barba ikiletme de doldur
Şıradan olsun itin ölümü
Atın ölümü ÅŸeytan suyundan…”

***

Kara İz Resimleri

Apostol’la İki Yüz BeÅŸinci Sayfa

1/:
Bir varmış, bir yokmuşken daha,
Gözlerime sağılırken ışığın hüznü,
Bugünü yarınki geceye evirirken zaman,
Sen varsan karanlıklarla oynar yüreğim.
Geçip giden dağların arkasından gölgen ise,
Bil ki mirzam ışığın önünde kaçan özündür.
Yapılır ya bir tabloda kara kara iz resimleri,
Renkleri gözlerime düştü düşecek gibidir de,
“AÄŸlıyor musun?” diye sorar ya gözler yaşına.
Oysa rüzgar çıktığında çöllere dökülen sarılık,
Bir prensten dinlediğimiz o kahırlı yazgıdır.
Yazgı ise dağlarda delirmiş deli küheylan,
Ulan…
Kara izli resimlerin ressamı,
Kendine yol arayan şiir neresinden fışkırır tuvalinin?
Böyle bir hikayettir işte benimkisi.

Sıratlarda at koşturan yüreğimin kibarı,
Hangi fırça ile,
Hangi keten levhalara suretlenir maharetli ellerce?
O eller ki,
Kimi zaman “kirt kirt” ıstar dokur kar ile,
Ateşimi çağlara distrib eden kutupta,
Bazen de eli cebinde dolanır,
AÄŸzında “allı gelin” türküsü ile,

Tezenelerin izlerine basarak.

2/:
Saltanatı elinin tersiyle,
Hazar denizine döken Efgan begi,
Neyi, kime, nerede ve ne zaman anlatırsın?
Her yerde herkes bulunmaz ki,
İki yüreği bir araya getirmenin zorluğu,
İşte şiirimizin teması da bu değil mi?
Yine de seni severim bilirsin.
Yüreğine ise sevdalarım üşüşür.
Ama kabul edilmez yazılan mektuplara sümkürmek,
Yanan deryaya tükürmek ya da.
Alır beni bir öfke kuÅŸu…

3/:
Sana tüküren dudak,
Bana kan kızılı ummanda katre kalır.
Ama hız, hıza eş değilse şahım,
Bana kendi sahrama diz üstü düşmek kalır…
Bedenimi el alır, yüreÄŸimi yel…
Şiir tutup kaldırır yerden beni ancak ruhumu alır.
Böyle bir hikayettir benimkisi.

***

Matta da Geçmez Bu Aşklar

Apostol’la Doksan BeÅŸinci Sayfa Dibacesi

1/:
Şöyle bir hikayettir benimkisi:
Hudutta durdum ve ilk evvel uykumu vurdum…
Yüreğimdeki sırça sarayları kırdım acımasızca,
Sonra kadehime seni de doldurdum…
Bir yudum da diktim tepeme ısırgan iksirini,
Bir de pasajlar okudum kadim yıldız krallıklarına dair.
“Önsöz… Bap: Bir… İmdi hayır dileyelim lordum.
Leraya vilayeti diye bir yer şu karşıdaki flu alan,
Ortalıkta Kirodes adlı uzay celalileri örgütü,
Ve kral Antipa’nın zalim idaresi kol kola,
Ve daha neler neler…”
Hele ÅŸu Zillipus yok mu Zillipus?
Af edersiniz….

1a/:
İşte cıngıllı bir paragraf…
“Lereya vilayetini Kirodes’e kaptırıyordu kral Antipa. Ve beynimizin kuzeydoÄŸu toprakları Zilipus’a veriliyordu. Kirodeslerin en zalimi olan Kirodes Arhelas’ın adı acıyordu dudaklarda. Matta da geçiyordu bütün bunlar. Ben ve o üç Nasrani Kumran maÄŸaralarında okuyorduk inanın. Kötü idaresinden ötürü kahır demleyen keÅŸiÅŸler ve bendeniz son kralı beÄŸenmiyorduk ya hani. Yani ben taÅŸlamaya duruyordum, keÅŸiÅŸler duaya… Sentira ile Samiriyenin yönetimi daha sonra bir Oma valisine veriliyordu.

2/:
Ve isyanlar devrindeyiz ey ehli ÅŸiir. Hazır olun. Kan ve acılı sagulara. Zetrark bölge kralı Kirodes olarak da tanınan Miradık Antipa baÅŸ kaldırıyordu. Aslında iÅŸin düğümü onda. Üvey kardeÅŸi Zilipus’un eÅŸi Khirodiya ile evlenebilmek için ilk hanımını boÅŸuyordu. Miradık Antipa, bu evliliÄŸe Kutsal Kainat Yasasına aykırı diye karşı çıkan Ayı derisi urbalı Tötonları tutuklatıp öldürtüyordu grupleyin. Sabahleyin güneÅŸ doÄŸuyordu çaresiz. Kadim zamanların divitçisini yargılanmak üzere Lilatus’a yollayan da aynı Zirodes oluyormuÅŸ meÄŸerse dördüncü sınıf tarih kitabı yazanı Oktay’a göre. Büyük Birodes’in torunlarından olan Odes kızıyordu ama… Biliyorduk ki o da birkaç bölgesini yönetiyordu yıldızlar krallığının, bu yüzden otoritesi zayıftı.”

3/:
Ve ey ÅŸiirsever ademoÄŸulları…
Böyle bir hikayet benimkisi.
“Lan Apostol doldur bir daha!”
Bu arada mavileÅŸiyordu okuduÄŸum sayfalar. Tarak diÅŸli Hasan Sabbah tetikçisi de kaydediliyordu kadim tarihe. Fedain… Hatta HaÅŸhaÅŸin… “Ama boÅŸ ver,” diyordu Apost. “O dünyalı, atın geldiÄŸi yere.” Elekçilerin iÅŸleri karışıyordu yani…

***

İblis Duyuyor İmdat Narasını

Apostol’la Doksan BeÅŸinci Sayfaya Derkenar

1/:
Böyle bir rivayet benimkisi:
Kadehime ateÅŸ ve suyu,
KardeÅŸ kardeÅŸe dolduruyordum,
Sayın ki dolduruyordum sizi
Ve karşılıksız aşkınızı.
Çevrem tanımadığım mekanların reklam afişleriyle yapış yapış,
Ve çığlık çığlığa yangın kuşları,
Yani ÅŸiir ve tarih son meyhanede yan yana,
Ve karanlığın içinde bir yerlerde nara atmada namerdimeydan.
Kulak kesiliyordum ben ancak İblis duyuyordu narayı.

***

Ve ey ÅŸiirsever ademoÄŸulları…
Böyle bir hikayet benimkisi hepi topu:
“Rodes Ripan’ın oÄŸlu olan Jiro Egrip’ti. Ve babasının krallığını miras yoluyla devralıyordu lime lime. “Dünya dört köşe,” diyen Avulusu’nun uzak bir gezegendeki duruÅŸmasında bulunan da bu Ripan oluyordu son keloÄŸlan masalınca. Elekçilerin iÅŸleri yusyuvarlaklaşıyordu… İrodesik yanlıları baÅŸ mı kaldırıyorlardı ne? Odes Karsantipa’nın tarafını tutan Mimmerya Dulları Partisi son seçimi kaybediyordu belki de.” Harbiden Bozanak çorbası içiyordu kaybeden buralarda. Bozanak mı? Bizim kezzap dediÄŸimiz asit yani. “Åžimdi yedim seni ulan,” anlamına gelen “boÅŸanak” sözcüğü ise bozanak içmeden önce söyleniyordu sanırım.

1a/:

Bu arada ben de içiyordum anasını satıyım. Bozanak deÄŸil tabii ki. Köpek öldüren… Bir can daha düşüyordu o arada tırpana. TaÅŸ devri avcısı post çantasına dolduruyordu ruh tırtılını. Ve “gorgomon” diye haykırıyordu. Bu söz ise kahraman avcıyı selamlamak için kullanılıyordu buralarda.

***

İblis duyuyordu narayı tabii ki.
Duyuyor ve sırıtıyordu.
Bilmem hangi yitik dilde,
Suçlu anlamına gelen,
“Buyre” sözcüğünün yanına iÅŸaret koyuyordu.

2/:

Seylan adasının adlarından biri de Serendip’miÅŸ,
O an, bir bilge şamandan öğreniyordum şaşırarak,
O an da Serendip’ten bir duman yükseliyordu.
Ayı derisi urbalı Tötonlar ateş mengeneleri ellerinde,
Yaramaz Khili’lerin dilini buruyorlardı.
“Doldur lan Apostol!” diyordu ÅŸair kardeÅŸiniz.
Yecüc ile Mecüc cüceleri de yeni sözler uyduruyorlardı.
Apost’un kafası orada olmalı ki,
Sanırım duymuyordu beni.
Kızıyor ve haykırıyordum:
“Lan Barba ikiletme de doldur,
Şıradan olsun itin ölümü,
Atın ölümü ÅŸeytan suyundan…”
İblis duyuyordu benim naramı da.

****

Aşk Krallığımı Kurarım Ben de

Apostol’la Sekiz Yüz İkinci Sayfanın Eki

1/:
Şahım,
Kara maşlakhalı bir keşiştir şimdi,
Kararsız vicdanlarda gezinen çekingen ışık,
Bir yanar,
Bir bozarır aşk, ışıkla öpüşünce.
O ışık ki aydınlığın iblise tepkisidir,
Yeri her daim baş üzeridir.
Aslına bakarsan,
Ancak kanserli ÅŸualara tutsak deÄŸilse…
Yani şahım,
Bir türkü söylenir ya acının beline oturulup,
Ha ıldır ışık, ha şeker dilli türkü,
İkisi de yüreÄŸinde benden bir parça taşır biteviye…
Bir yanar,
Bir bozarır aşk, ışıkla öpüşünce.

***

Ve ey ÅŸiirsever ademoÄŸulları…
Zorum tutsaklıkladır benim,
Kara maşlakhalı bir keşiştir şimdi,
Kararsız vicdanlarda gezinen çekingen ışık,
Bir kopabilsem bağlandığım ibrişimden ah mirzam,
Belki ben de bir sarı benizli yıldız olurum,
Bir yanar,
Bir bozarır aşk, ışıkla öpüşünce.
Ve kayarım tenha içine o notasız söylenenlerin,
Kendi aşk krallığımı kurarım olabildiğince,
Altıma serdiğim yedi hecelik beyitlerim üstüne.

2/:
Böyle bir hikayet benimkisi de.
Bir gün dönersen arkanda unuttuğun gri diyara,
Yedi renge bir yerinden kesilip mirzam,
Mutluluğu o krallığın topraklarına düşürürsün gülümseyerek.
Ve bir dudak kıvrımı ardına serdiğin yollarına,
O ışıl ışıl gülümsemen gerekecek…
Bir yanar,
Bir bozarır aşk, ışıkla öpüşünce.
Oysa kara maşlakhalı bir keşiştir şimdi,
Kararsız vicdanlarda gezinen çekingen ışık.
Ancak şiirin son kelamıdır aşk.
***

Orak Sallama Bayramındayız

Apostol’la Seksen İkinci Sayfanın Eki

1/:
Güneş sarışın yağmur ağlar,

Bir sabah alacasında vurulur ah ki ah!
Şaşkın rüyalar şahdamarından kronolojiyi atlayarak,
Kan bozar yüz yıllık sükunetini ve sızar,
Alem doÄŸrulur kan kalesi cenginden.
Ve yürürsün sen ay dost…
Saymazsın ya arkandaki yılların tespihini,
Oysa her boncuk bir seneye denk düşer kozmik alemde,
Ben de bu yüzden sağ omzuma nazarlık dikerim,
İğde kertiği asarım sol tarafıma,
Ve nal kırığı…

Eski zaman atlarının yadigarları,
Yani son koşularında bir hendekte düşürdükleri.
Ve ben…
Yalnız seni beklerim ben,
Sabit maviliğin merkezindeki o sarışın benekte.

2/:
Pozitrondur yükü nazarın,

Eskitir baka baka gözler bile bakışlarını mirzam.
Çömel ve bir süre düşün Allah aşkına,
Ve sana yazdığım şiirlerin rengi neden sarıdır?
Çünkü sarışın arpa tarlalarından,
Ve içimizin loş kuyularından derdiklerimizdir,
Cöngümüzün gözlerinden akan yaÅŸ…
Ama ÅŸimdi yoksun iÅŸte,
Orak sallama bayramında bile yalnızdır bileğimiz,
Ne yazık ki bu köhnemiş tarlalarda anızlar bana,
Sana Yusuf ambarlarında sarı gözlü buğdaylar düşer.
Ve fakire…
Dirençli mermerlere oyduğumuz yitik kahrımızı içmek kalır.

***

Ama hız, hıza eş değilse şahım,
Bana kendi sahrama diz üstü düşmek kalır…
Bedenimi el alır, yüreÄŸimi yel…
Şiir tutup kaldırır yerden beni ancak ruhumu alır.
Orak sallama bayramındayız olacak bu kadar.
Böyle bir hikayettir benimkisi.

***

Oturun Güneş Seccadesi Üstüne

Apostol’la Yüz Doksan Birinci Sayfa Dibacesi

1/:
Sonra kadehime seni de dolduruyordum…
Şiir de iğdiş edilirmiş sanmazdım ama.
Vay be!…
Çoğu yerlerde mesnevinin gözü seğirirmiş ol nedenden.
İğdiş edilince ışığı sönermiş hecelerin de.
Vay be!…
Çömel ve bir süre daha düşün Allah aÅŸkına…
Bilir misin bilmem be şahım?
Şiirdeki bu hale çok benzer Aryani dili.

O yabani çakır dikeni kastedilir türkülerin ayaklarında.
Oysa burada da her şey aynı ve Ademce yani,
Say ki iki iki daha dört eder.
Eski Kırık mızraklılar ordusuna verilen ad,
Da ÅŸiir gibi bir ÅŸeydir.
Beş artı altı, on bir hecenin bildirgesi,
Bilir her kasabanın ihtiyarları atalarının saklı bilgeliğini.
Şiir de eskidir, onlar da sonuçta.
Yıllanmışlardır bir beyin mahzeninde sayın ki.
Oturup bir güneş seccadesi üstüne,
Ağlayın ki yağmurlar size öykünsün,
DuyduÄŸunuzda gizli bilgeliklerin ebcetini…
1a/:
Ve ey ÅŸiirsever ademoÄŸulları…
Böyle bir hikayet benimkisi hepi topu.

Kes be ÅŸair!
Hele sus!
Ve dinle!
Şöyle bir rivayettir bizimkisi:
“Kereste kafalı Kimmerya süvarilerinin uÄŸultusu deÄŸil mi bu iÅŸitilenler?” diyordu az önce gelen. Meyhane geriliyordu. Evet onlar geliyordu. Herkes kendi ulusunun önde geleni sayılıyordu ya burada, ol nedenle planlar kuruluyordu bin bir çeÅŸit. Bir kırmızı kanlı canlı adam: “Soylu ailelerin baÅŸları kirlenmez mi?” diye soruyordu Berlin kokusuyla. Yüksek Kurullar veriyordu bunun kararını da. Meyhanedeki gözetmenler doÄŸrular gibi kafalarını sallıyorlardı. Canım sıkılıyordu çaresiz.
“Lan Barba” diyordum sinirime basarak,
“İkiletme de doldur.
Şıradan olsun itin ölümü,
Atın ölümü ÅŸeytan suyundan…”
***

Lan Barba İkiletme de Doldur

Apostol’la Yüz Birinci Sayfanın Dibacesi

1/:
Ey ÅŸiirsever yoldaÅŸlar,
Susunuz ve dinleyiniz beni…
(Susun ve dinleyin lan!)
KardeÅŸiniz ÅŸair:
“İlk doÄŸan her ÅŸeyden önce, var olan ve her ÅŸeye egemen olan…” üstüne bir mistik dize düşüyordu berduÅŸhanenin kolon ardıcına. Bulutların saçlarını tarayan tarakdar okuyordu ilk… İlk doÄŸmuÅŸ olmanın hakkıydı bunu okumak. Eski zamanlardan bir ÅŸarkı iÅŸitiliyordu. Arada bir ailede ilk doÄŸan oÄŸul kral oluyordu. Galyalılar diÄŸer oÄŸullardan daha çok ayrıcalığa sahip olmak istiyorlardı Jül’den. Ayı derisi urbalı Tötonlar üç anlamda kullanıyorlardı kılıcı: Kan, irin ve öd… Kırık saatlerin ayarlayıcısı zamanla ilgili müjdeyi veriyordu: “Kıyamete beÅŸ var beyler.” Bu iyi haber, beklemekten sıkılıyorduk. Islatıyordum bunu:
“Lan Barba ikiletme de doldur.
Şıradan olsun itin ölümü,
Atın ölümü ÅŸeytan suyundan…”
2/:
Böyle bir hikayet benimkisi dinleyene tabii ki. Bu müjdeyi veren Matta’ydı belki de. Markos’da olabilirdi. Luka ve kurbaÄŸa toplayıcısı da civar Lut göllerinden. Hartank adlı ilk dört adamdan her biri sırayla ölüyorlardı meyhaneye. Eti ve Mısır el sıkışıyordu sanırım. Kahkahalar Hatti dilinceydi.
Ancak…
3/:
Yeni antlaÅŸmanın tümünü yırtıyordu Marduk. “Karışıklık yaratmamak için elinizdeki cöngü kapatı,” diyordu ÅŸehinÅŸah. Kızıyordum: “Lan Apostol doldur bir daha!” Çiyordum anasını satıyım. Mamut yüzücüleri homurdanıyordu. Åžiir ve ÅŸarkı sözcüğünü yalnız fil anlamında kullanıyorlardı. Sararmış kağıtlar kentindeki tapınakta yer alan ve yalnız Harappa dulları kahinlerin girebildiÄŸi bölmede bir hırıltı var mıydı ne?… Az sonra o da yanımızda oluyordu ve gepgençti. Yani sizlere bir ömür daha.
***
Efkar yine basıyordu fakiri:
“Lan Barba ikiletme de doldur.
Şıradan olsun itin ölümü,
Atın ölümü ÅŸeytan suyundan…”

Çöl ve Tuz Bana Yakın İki Kavramdır

Apostol’la Yüz Üçüncü Sayfa Orjini

1/:
Şahım,
Şiirlerin kıyısında serinleyen nedimelerin,
Hasretkar mırıltılarla yad etmekteler geçmişi.
Bu duyduğun Şirazlı Sadi beyitini onlar ırlamadalar,
Her harf adedince gözyaşı sıralamadalar Hazar kıyılarına.
Bense kendi gözlerime binmişim,
Ve kendi şiirimi sağmadayım gümrah memelerimden.
Ne nedimelerinden,
Ne de kendimden memnunum işin aslına bakarsan.
Çünkü henüz ufukta yok en özgün imge.
Her harf adedince gözyaşı sıralar hüznün kıyılarına.
2/:
Böyle bir hikayet benimkisi de neticede:
Yani şahım,
İçindeki suskunluğa kulak kabartır ya bir sağır,
Kapatırdı, duysa bir daha asla çıkmamak üzre,
Kendini dipsiz sahralara…
Her harf adedince gözyaşı sıralar hüznün kıyılarına.
***
Ateş ve baldırandır soluduğumuz meridyen aralarında,
Ancak ölü sinirler uç verir dudaklarımızdan.
Ol nedenden kekeme ve ondan pepeyiz…
Bunu en iyi senin dudakların anlardı,
Çünkü çöl ve tuz sana yakın iki kavramdı nihayeti.
Her harf adedince gözyaşı sıralar hüznün kıyılarına.
3/:
Atlarımız içecek gözyaşı kokluyordu gamze çukurlarında,
Biz de yakınında sayılırdık yüreğinin burçlarının,
Ancak sen öyle uzaktın ki kaderinden be mirzam.
Yaşıyordun ama sağır ve dilsiz misali…
Oysa ağlamaklı olurdu hüzne acıkan her göz,
Türküler söylerdi ya dizinde yattığımız o pembelik,
Belki de unuttuğumuz ilk aşkın devamına eklemek için,
Bildiğimiz tek şey vardı bilmediğimiz ülkende,
Umuduna sarılabildiğimiz ana kokusu tabii ki mirzam.
Ana ise ikidir,

Bir memleketindeki,
DiÄŸeri her daim yüreÄŸindeki…
Ama hız, hıza eş değilse şahım yaşam yarışında,
Bana kendi sahrama diz üstü düşmek kalır bakarsın…
Bedenimizi el alır, yüreÄŸimizi yel…
Şiir tutup kaldırır yerden beni ancak ruhumu alır.
Belki de ol nedenden kekeme ve ondan pepeyiz…
Her harf adedince gözyaşı sıralar hüznün kıyılarına.
Böyle bir hikayettir benimkisi.
***

Veziristan’ın Üç Kutsalı

Apostol’la Yüz Üçüncü Sayfa Dibacesi

1a/:
Sonra kadehime seni de dolduruyordum…
Bir de yeÅŸil ÅŸiir kızıl ÅŸarap ve sarı ekmek…
İşte üç kutsalı Veziristan’ın.
Ha bir de kadın bittabi…
Kadın dedimse anne mesela.
O olmasa ergenliÄŸimizde,
Kim yıkar yakasını gömleğimizin,
Ve kim diker yırtığını kalbimizin?…
***
Ve ey ÅŸiirsever ademoÄŸulları…
Bura Apost…
Ana da uzak, yar da.

Burada yalnızca,
Fermante ÅŸarap ve küflü ekmek…
Doldur lan kitapsız Apostol!
Ekmek demek zor zamanlarda aÅŸk demek.
1b/:
Durun ve duyun! Böyle bir hikayet benimkisi:
Tarihi, sırlı bir eski zaman kafiristanı iksiri misali içen tombul ve aÅŸifte bir meyhanedeydim. Apostol zaferleri büküp büküp ibriÅŸim halat örüyordu. Kadim savaÅŸlardan, gelecek nesil armaÄŸanları külahı yapıyordu. Meyhanenin derunu her dem olduÄŸunca demliydi. Bense yazıyordum cöngüme. Bir nevi tarih düşüyordum. Ya da arkada bıraktığım ÅŸahıma ÅŸiirler diziyordum. Birde tabii ki… İçiyordum bir pıtrak gibi döşümü çizen hatıralarımın posası çıkmış kalıntılarını. İçiyordum anasını satıyım.
1c/:
Böyle bir hikayet benimkisi:
Meyhanenin ardıç ve küflü kapısı aralanıyordu. Mete, babası ve bir ÅŸaman tarafından özel bir ÅŸekilde kutsanıyordu. Chin imparatorunun saçları dimdik oluyordu. Eski Roma imparatorunun aÄŸzı sulanıyordu ÅŸarabı görünce. Uzanıyordu. Apost: “Pıst!” diye bir ses çıkarıyordu. İnanlılar topluluÄŸu her yerde dua ediyorlardı ya, burada da aynıydı: Mır mır… Her çaÄŸda ÅŸapkaların keÅŸiÅŸine inananların tümü saçlarını kazıyorlardı. Belirli bir yörede ÅŸapkaların keÅŸiÅŸine inananların oluÅŸturduÄŸu topluluk: “Uyanın lan tarih gafilleri!” diye haykırıyorlardı.”Apostol!” diye bağırıyordu bıyığı yaÄŸlı ve daÄŸlı bir anı.
2/:
“Lan barba ikiletme de doldur!” Diyordum galiba.
“Şıradan olsun itin ölümü,
Atın ölümü ÅŸeytan suyundan…”
Böyle bir hikayet benimkisi.
Apostol da tabiidir ki sahibi meyhanenin. Dibine kadar Rum, göbeÄŸi Appellenes dağı gibi bir adam yani. Burnu Mora yarımadası gibi yarım. Ama ona sorsan kendini Olimpos’ta oturuyor sanır…
Sonra kadehime seni de doldurdum ÅŸahım ılık ılık…
İçiyordum anasını satıyım.
Doldur bir daha lan Apostol!

***

Kapak Gibi Düşer Gözlerim Aşka

Apostol’la İki Bin İkinci Sayfa

1/:
Şahım,
Sahte sessizliğine aldanıp savaşların,
Kahramanların dallarında ağırlık asılır ya,
Yani daha iyi şişlesin diye muhatabını.
Oysa sessizlik yüksek desibellere hazırlık anıdır.
Aşırı siklet de kalbe zarardır sevgi ilinde.
Biliyorum çok seviyorsun gözüne düşen izleri,
Ama tasayı yüklenen hamal gibidir şimdi rüzgarlar,
Eserlerse tam eserler.
Ve de yaÄŸmurlar… Bulut ananın süsü…
Ne iz korlar geride,
Ne mutluluÄŸa ulaÅŸan gökkuÅŸağı köprüsü…
Sakin sonbaharlara yalancı güneşler düşer,

Ancak o kadar sürer zemherinin gözünde özlenen sürur.
2/:
Böyle bir hikayet benimkisi.
Ne zaman sevinç doğursa yüreğim zaman virajlarında,
Uzaklardan bir buğulu ağlama sesi alırım,
Sakin sonbaharlara yalancı güneşler düşer ya,

Ancak o kadar sürer işte zemherinin gözünde özlenen sürur,

Ve kararmış kül olur mutluluğumuz işte o zaman,
Sense metalik kapak gibi düşersin gözlerime uykumda,
Kahrolası kumlarda suçlu rüyaların ayak izleri…
Kaybolmuş yönünü aranmaktalar an be an.
Yalnızca acımasız çakır dikenleri tıkamış kulaklarını,
Öyle ki,
Tuz, kum ve güneÅŸ…
Say ki ana bir, baba ayrı,
Üç ikiz kardeÅŸ…
***
Ama hız bu,
Yoldaşına eş değilse şahım,
Bana kendi yazgıma diz üstü düşmek kalır…
Bedenimi el alır, yüreÄŸimi yel…
Şiir tutup kaldırır yerden beni ancak ruhumu alır.
Sakin sonbaharlara yalancı güneşler düşer,

Ancak o kadar sürer zemherinin gözünde özlenen sürur.
Şöyle bir rivayettir ki bizimkisi:
Düşmanımdı mermerlerden oyma inatçı gurur.
***

Hayalde Yaşanır Masal Dediğin

Apostol’la İkinci Sayfaya İlave

1/:
Düşte ve hayalde yürür ÅŸiirin yüğrük atı…
Çöl adamının dudaklarını sırlar bakırdan renkler,
Zira kurumuş dallara aşk sözleri,
Kekremiş yüreklere acıkmış mersiyeler fısıldanmaz ki.
Yani mirzam,
Bir kervanlık dengi sengdir sevda dediğin,
Simyacı için ancak bakır zehebdir loş damarlarda.
Kara haber taşıyan deve dikenleri hışır hışır,
Yani ıslık çalarlar ya kum deryasında dilsiz damaksız,
Yüreğinin peşindeki adam çöllerde azdığında,
Beni bulman için önce bir izci bulman gerekmez,
O ıslığa baÄŸla yazgının saçlarını…
Zamanın derununda bir saraydadır her efendi aslında,
Düşte de ve hayalde de yaşanır masal dediğin.
Salt gerçek ise masal içinde görünen düştür,
O düş ki izini sürer yaşamın ıslık hızlı atına binip,
Zaman bir bocurgat olur ve sarar sesleri,
Mihnetimi yitirdiğim kuyuların dibinde.
Bir kervanlık dengi sengdir sevda denilen.
2/:
Böyle bir hikayet benimkisi hepi topu:
Fırtınalara tutulur güneş sarışın saçlarından,
Yıldızların burnu sürtülür zımpara gibi sert kumlara…
Kıdemli izciler bakarlar çöllere kefiyelerinin ardından,
Kumullarda gözlerin ıslanması mukadderdir,
Tarihi kadimde bir vahada donar ve kalır anılar,
İki asli konudur aslında yıldız ve çölün zifafı,
Ve su ve ışık iki ezeli nedimedir çöl erbabına.
Suda yaşamın ilk hücresi,

Çölde sevmenin son dokusudur be mirzam.
Sev ve ibriÅŸim kozanı doku zikr ile…
Düşte de ve hayalde de yaşanır masal dediğin.
3/:
Ve ey ÅŸiirsever ademoÄŸulları…
Ki o da ezeli bir sır olarak kalır,
GüneÅŸ küser zamanın bir yerinde ışk’ın erbabına,
Ya da döner karanlık ardını ay semada Mevlan’a,
Üzerime koygun gölgeler düşer,
Koynunda yıldırımlar taşıyan mavi bir kapak kapanır.
Zihninde ateş saklı kurak yağmurlar artar geride bana.
Yabana bir çıngı sıçrar sevda dörtgeninin içinden,
Şıhaplar iz peşine düşer kervan ardınca,
Ama hız, hıza eş değilse şahım,
Bana kendi sahrama diz üstü düşmek kalır…
Bedenimi el alır, yüreÄŸimi yel…
Şiir tutup kaldırır yerden beni ancak ruhumu alır.
Düşte de ve hayalde de yaşanır masal dediğin.
Böyle bir hikayettir iÅŸte benimkisi de…
***

Mitra, Bir Taş Yığınıdır

Apostol’la İkinci Buçuk Sayfa Dibacesi

1/:
Sonra kadehime seni ve gölgeni de doldurdum…
İçtim şiir ılıklığında,
Yan masamda,
Çolak bir Harappalı…
Kaşlarının arası ardıçla dağlı,
AÄŸdalı bir lisanla “ÅŸerefe” dedi,
Ve o da içti dibine kadar Etna dağının mağmasını.
Ardından sinkaf etti.
Küfür ilk önce anasını belledi,
Engelledi iki kardeşten kötü olanı öbürünü,
Adem bir yandı, bir yandı…
Eva kahrından hüzne dadandı…
***
“Doldur lan Apostol!” deyiverdim çaresiz.
Şiirsiz kala kaldım meyhane batağında.

***
İşte beyler! Böyle bir hikayet benimkisi. Bilmem kaçıncı patırtısı iki komşu kavimin. Aryan ve Kimmeryan. Gecelerden bir dolunay ertesi. Yani cinayetin en bereketlisi. Keresteli yani ladin kafalı Kimmerya süvarilerine karşı söylenen kötü sözler kanla yunuyor. Avunuyor harlı yürek tandırları. Kılıçlarla doğranıyor adem elmaları. Yani meyhanenin en işlek günü yaşanıyor. Ve zulümat şiire bile dayanıyor.
2/:
Ve ey ÅŸiirsever ademoÄŸulları…
İşte Mitra!
O da kim mi?
Mitra işte, bir taş yığınıdır aslında.
Kimi yerde mermerin suskun dili,
Bazı zaman granitin yüreğine bağdaş kuran bir ruhban.
Burgaç olur tipili soguk diyarlarda teslimiyet,
Ve bir bulut ardına tutsak eder zebani, dolunayı,
Kararır arz ve zamanın ak urbası nisanın itirazıyla,
Ey faniler bırakın tapınmayı.
Moloz neticede önüne kapaklandığınız.
Tarzınız özgünlüğünü yitirmiş kabilden sonra,
Ve meyhanede tescil edilir eyvah,
Apostol: Vah vah!
Åžiir ah çeker…
***

Merhamet Azık Oluyor Ölülere

Apostol’la Seksen İkinci Sayfa Dibacesi Eki

1/:
Böyle bir hikayet benimkisi.
AÅŸka dair bir kollektif cinayet senfonisi,
Ve ölüm içeren bir nihilist yanılsama…
Ve yoksul ÅŸahittir buna.
İşte ayağımın dibinde cüruf ve helik.
Ey ölüme ve aşka dolu dizgin huruç eden faniler,
(Anam avrasım olsun!) diye bir ant vardır ya…
İşte tam da öyle.
Yani,
Sizinkisi tescilli bir delilik.
Gevililer yas içinde bakın.
Ya Yecüc ile Mecüc cüceleri?…
Hala iş başındalar,
Seddin eteklerinde akın akın…
3/:
Böyle bir hikayet benimkisi:
Samiriyan oymağından olup da fedakarlık içinden ihanet derleyenler sisler içinde meyhanedeler. Son taÅŸ tapınakta yapılan ayinlerde kâhinlere yardım eden kiÅŸiler üzgün. Karsanya ülkesi matem tutuyor. Tarihler bir kez daha kana bulanıyor. Lütuf eÄŸiliyor. İblisin insanlara gösterdiÄŸi sahte bir yanılsamadır. Hak edilmemiÅŸ sevgi ve merhamet azık oluyor ölülere. İnayet çaresizlik içinde. Kayra mı o da ne?… Tamon yerlilerinin lisanında yok böyle bir kavram. Tarramice’de belki. Kahreden zenginlik anlamına gelen Zamon sözcüğü yeni kurbanlar aranıyordu.
4/:
Böyle bir hikayet benimkisi.
Uyarıyor Davudi bir ses meyhanedekileri:
Toparlanın lan tarih haramileri!
4a/:
Böyle bir hikayet benimkisi:
Camız derisi urbalı Suevler de para ya para demiyordu. Çapuldalar ÅŸimdilerde. Niye desinler ki? Aslında bizim oralarda Suev de altın kazanma hırsı anlamındaydı. Simyacılar için kullanılırdı. Mankurtlar çöle vuruyorlardı sıkıntıdan. Ve bir can daha düşüyordu tırpana. Mamut yüzücüleri ıssız çöldeydiler. O eski ve tarak diÅŸli Hasan Sabbah tetikçisi iz sürmedeydi. Bazen meyhaneye girmedeydi. Bazen de ÅŸiire… Tirellileri doyurmak zordu tabii. Pilav yerine kanperverdiler. Onun için gökten gönderildiÄŸi sabit olan haberlere itibar etmiyorlardı. Ve sık sık Apostol’a gelirliyordular.
Oysa yiyecek çiğ meyveydi doğasında ademoğlunun.
Ve buğday haşlaması tabii.
Karsanya ülkesi bilirdi bu dediklerimi aynı ile.
***
“Lan Barba ikiletme de doldur!
Şıradan olsun itin ölümü
,
Atın ölümü ÅŸeytan suyundan…”
***

Aşk Mayasız Bayramında Başlar

Apostol’la Seksen İkinci Buçuk Sayfa Dibacesi

1/:
Ve ey ÅŸiirsever ademoÄŸulları…
Kuduruyordu Hasan Sabbah,
Bin ana ve bin oÄŸul ÅŸiir darındaydılar…
Ve İki bin ağıt sesi kulakları yalamadaydı…
Yani mersiyeleri kulak aralarına sokmuştu olan şiir ehli,
Böyle bir hikayet işte benimkisi.
2/:
Çıkış yoktu burdan.
Sabbah, fedayi ve bir kanlı dai…
İçrek bir cinayete daha tanığız nihayeti.
Siz ve biz…
3/:
Şöyle bir rivayettir bizimkisi:
Artık doldur lan Apostol bir daha!
Bak ÅŸiir durdu.
***
Mayasız ekmek bayramında başlıyordu girişi ilk savaşın. Zaten son kasabada bugün sis vardı. Ardından bir haber ulaşıyordu mey evine. Fısıh bayramı başlıyordu sonunda. Meshetmek gerekiyordu belki inananları. Ama kim yapar ki bunu? Bir dai mi? Yani biraderlerim, kutsal bir amaçla kullanılacaksa metal, yeri baş üstüdür. Değilse altıydı ayakların.
4/:
Şöyle bir hikayettir bizimkisi:
Artık doldur lan Apostol bir daha!
Bak ÅŸiir durdu.
Bir kutlu eÅŸyanın üzerine oturmak olmazdı hiçbir meÅŸrepte. Ve ya da yeni görevlere gitmemek ne haddineydi izcilerin. Tahta atanacak bir kiÅŸinin başına zeytinyağı sürmek gerekli miydi bilmem? Ama alnına kan dokundurmak lazımdı kanımca. Bir parmak basımınca. Ya da bir aya hacminde. Ya da ne kadar sizce? Bizce… Her sözcüğü kaale almamak gerekirmiÅŸ.
Ama gel de alma.
***
Artık doldur lan Apostol bir daha!
Bak ÅŸiir durdu.

Kuduruyordu Tarak diÅŸli Hasan Sabbah,
Alamut’ta sahte uçmaÄŸlar kuruyordu.
İçrek inanç seğirmelerinin en sahte kevseridir afiyet,
Ve zaman ise insana bukağıdır,
Ama kendine asla…
***
“Lan barba ikiletme de doldur,
Şıradan olsun itin ölümü,
Atın ölümü ÅŸeytan suyundan…”
Diyordu fakir…
Ardından içmeye ve yazmaya duruyordu.
***

Şeytan Start Alıyordu

Apostol’la Üç Buçukuncu Sayfanın Dibacesi

1/:
Şöyle bir rivayettir bizimkisi:
Şeytan start alıyordu.
Ve sonunda onun tetikçisi de düşüyordu bakınız mey evine. PeÅŸindeki de Azzazil’di kesin olarak. Daha sonra gelenlerse meyhaney-i barbaya bin ana ve bin oÄŸul… Ve İki bin ağıt sesiydi… Ayı derisi urbalı Tötonlar’ın son mahareti ÅŸaşılacak bir oyundu. Asimetrik ama uyumluydu.
2/:
Şöyle bir rivayettir bizimkisi:
Şeytan start alıyordu.
Kutsal ruhunu inanlılara veriÅŸini de anlatıyordu kralların. Put satıcısı Lardestek meshedilmiÅŸ oluyordu bu arada. İşte o da geliyordu ÅŸiire. Eskilerin dediÄŸi gibiydi her ÅŸey. Ve iÅŸte… Gözün aydın olsun ey insanlık! GeleceÄŸini önceden haber verdikleri kurtarıcı kral… Yamalı bohçalar gibi bir coÄŸrafya…
3/:
Şöyle bir rivayettir bizimkisi:
Şeytan start alıyordu.
BaÅŸkahin için kolaydı tabi yıldızlarla demlenmek. Kadim zamanların divitçisi yazıyordu olacak olanları. Bir, iki, üç… Yazılanların inanlısı vecd halindeydi. Karalanmış kağıtların lordu Opdaselam ise hünsa cinsin fahiÅŸesine ilenen kiÅŸinin ta kendisiydi. Hünsa cinsin fahiÅŸesi zil ve ÅŸal karmaÅŸasıyla ortalıktaydı. Onun karşıtı yoktu buralarda.
4/:
Şöyle bir rivayettir bizimkisi:
Şeytan start alıyordu.
Bulutların saçlarını tarayan tarakdara karşı koyan kimse ise olmasa da olurdu kanımca. Dünyanın ilk günlerinde insanlık biraz sefil sayılıyordu anlayacağınız. Kadim bahtların divitçisine karşı koymak üzere masonik bir tarikat kuruluyordu son anda…
Şeytan start alıyordu.
5/:
Sen, upuzak ve 80 x 160′lık bir haritada,
Coğrafi bir ışıktın say ki,
Zihni çevren ve şakağında kurulu yurtlar yıldıza keserdi,
Ve tüm şemsikamerler yüz çevirir ve sabaha küserdi,
Bana hüznün kız kardeşi,
Sana da elemli gecelerin yarısı kalırdı.
Yani tarih güzeli,
Burası ölülerin son durağıydı,
Tabii ki ÅŸiirin ilk istasyonu…
***
“Lan barba ikiletme de doldur,
Şıradan olsun itin ölümü,
Atın ölümü ÅŸeytan suyundan…”
Diyordu fakir…
Ardından içmeye ve yazmaya duruyordu.
***

Taş Devrinin Aşk Avcısı

Apostol’la Doksan Birinci Buçuk Sayfa Dibacesi

1/:
Bir yanar,
Bir bozarır aşk, ışıkla öpüşünce.
Öpüştüm ışıkla yanak yanağa.
Sonra kadehime seni de doldurdum…
İki parça buzlu şiir attım içine,
Ardından içmeye ve yazmaya durdum.
***
Böyle bir hikayet benimkisi:
Tarih tarafından rüzgar esiyordu.
SavaÅŸlarda güçlendirilecek olanlar belli oluyordu. Yani yangında ilk kurtarılacaklar… Ki son derece kötü bir kiÅŸidir yalancı kronolojistler. Put satıcısı lardestek’in ruhu mu kutsal ruh? Soralım kendimize. Mezar eski mezar. Yatak yeni. Parlak aliminyumdan kılıçlarla tutunulmaz kronolojiye ey vakt oÄŸulları. Kabaralı takımlar ve onlardan arta kalan ölüler atlarının eyerindeler hala. Ölülerini kayadan oyulmuÅŸ maÄŸaralara gömüyorlardı yerli Burbonlar. MaÄŸara da istenen karanlık oluyordu. AÄŸzına büyük bir taÅŸ yuvarlanıyor ve kapatılıyordu istenmeyen tarih ve aÅŸk. Mersiyeler ÅŸiirde yer tutuyordu bir zamanlar.
Ya ÅŸimdi?
Yine hüzün bastı fakiri.
Lan Apostol doldur bir daha!
2/:
Böyle bir hikayet benimkisi.
Kara maşlakhalı bir keşiştir şimdi narsizim.
Kararsız vicdanlarda gezinen çekingen ışık kaçıyordu geldiği yıldıza geri. Yecüc ile mecüc cücelerini övmek şart koşuluyordu meyhanenin sol cenahında. Ol nedenle makamla okunan kutsal ilahiler duyuluyordu arada bir. Bu ilahilerden oluşan kitap şiire örnek oluyordu bakarsın. Ve bakıyordum ben de. Teber olarak da biliniyordu aşk ve şiirin tarihi yazan kalem. Şiirlerin birçoğu insanoğlunu son anında yalnız koymuyordu.
EÅŸ oluyor, eÅŸlik ediyordu.
Bir kâhin kardeş yol gösteriyordu aşık adama.
Kenanlı kötü ruhlar kabirleri soyuyorlardı gecelerden bir gece.
Meyhane tedirgin tedirgin sallanıyordu.
***
“Lan barba ikiletme de doldur,
Şıradan olsun itin ölümü,
Atın ölümü ÅŸeytan suyundan…”
Diyordu fakir…
Ardından içmeye ve yazmaya duruyordu.
***

İlk Kutsal Yer Aşıkları Ağırlıyor

Apostol’la Otuz Dokuz Buçukuncu Sayfanın Dibacesi

1/:
Tabii ki olan kötü ruhlara olmazdı.
Zulmün kudreti şiire kadar sirayet eder.
Bozarırdı Nedim’in gözü,
Fuzuli bir çırpınmadır bizimkisi.
Öyle ki,
Zaman Tagoryan bir kafiyedir,
An ise harname, Bağdat su yollarında.
2/:
Şöyle bir hikayettir benimkisi:
Son savaÅŸta kurban oluyordu zavallılar. Mitra, bir taÅŸ yığınıydı biliriz. Günahı bağışlatan kutsal sayılıyordu bu alıkta. Oysa kutsal tekti. Hangi kent kutsalları barındırırdı ki? Zira kutsal ruhlar, gerçekte kutsal deÄŸildi. Hatta yasalar da kutsal sayılmazdı. Çünkü… Dünyevi yasa öğretmenleri ÅŸarap içiyorlardı arada bir. Ve kutsal yasa uzmanları kenger çiÄŸniyorlar. Ardından kutsal yazılar beliriyordu bulutlarda. İlk kutsal yer hacıları ağırlıyordu. Uzaklardaki karsanya ülkesi ilk kez davullarla uyanıyordu uykusundan ve ölümden. Åžiirden alarga geçen atlılar toza buluyordu kutsal kaseleri. Ve kırık saatlerin ayarlayıcısı için kullanılan bir unvan oluyordu zaman seyyahlığı. Adı Hızır’dı oysa onun. Öyleyse niye? Dur…
3/:
“Lan barba ikiletme de doldur,
Şıradan olsun itin ölümü,
Atın ölümü ÅŸeytan suyundan…”

Böyle bir hikayet benimkisi:
Vatan kurtaranlar da ölürdü.
Şiir genişlerdi aşk küturunca.
“Hüf” çekerdi burada fakir.
Ve derdi: Doldur lan Apostol!
4/:
Şöyle bir hikayettir benimkisi:
KirmanÅŸah ÅŸalı ile kapalı kafalı kimmerya süvarileri iz düşüyorlardı. İşaret bu cenahta savaÅŸa devam anlamındaydı. Ki eyvah! Ah-ü figan devri canlandırıyordu meyhaneyi. Apostol’un etekleri ÅŸal dokumadaydı. O insanlar ki tanıyordu onları ehli ÅŸarap. Çalap ile diÄŸer insanlar arasında aracılık yapan ve “toparlanın ey talih haramileri!” diye haykıran da kimdi? Biliniyor amma inanılmıyordu.
Dedikya böyle bir hikayet işte benimkisi.
***
“Lan Barba ikiletme de doldur!
Şıradan olsun itin ölümü,
Aslanın ölümü ÅŸeytan suyundan…”
***

Tufan Geliyor Anlı Şanlı ve Aşklı

Apostol’la YetmiÅŸ Sekizinci Sayfanın Derkenarı

1/:
Şöyle bir rivayettir bizimkisi:
Ve tufan geliyordu anlı şanlı.
Yeryüzü bir kez gelin olma evvelindeydi,
Daha yeni giriyordu buzul çağına. Beyaz ayı derisinden urbalı tötonlar’a kurban sunmak gerekiyordu bir festte. Bu gibi dinsel iÅŸlerle uÄŸraÅŸan görevliler çoÄŸalıyorlardı mitoz bölünerek. Mayasız ekmek bayramında baÅŸlıyordu yeni bir devir. Siyah bayraklı savaşçılar iniyorlardı Horasan cihetinden. Son yalvaca inananların birbirlerine hitap ederken kullandıkları bir sözcüktü kardeÅŸ. Ama kardeÅŸ kardeÅŸi vurmaktan bile çekinmiyordu. Yani yine kan ve acılıydı ÅŸiir…
5/:
O halde, Lan Apostol doldur bir daha!
Tam zamanı şimdi şiir ve kevserin.
Taş devri avcıları iş başındalar,
Yani dinozor avlıyorlar kapı önünde.
Az sonra olan oluyor.
Dino ölüyor, yanında onlarca vahÅŸi…
6/:
Ve ey ÅŸiirsever ademoÄŸulları…
Böyle bir hikayetti benimkisi:
Burada yenenlerden arta kalan kemikler de bazen büyük acıların simgesi olarak kullanılıyordu. Kafatası baÅŸ köşeye asılıyordu uÄŸur adına. Kayalara çivi çakmak zor olsa da. Avcı anlamına gelen Vetrusa adının aramicesi yayılıyordu meyhanede. Bin ana ve bin oÄŸul yakılmıştı sanırım ÅŸimdilerde yer altı kentlerinde… Ve İki bin ağıt sesi duyuluyordu ince ince…
7/:
Ve ey ÅŸiirsever ademoÄŸulları…
Böyle bir hikayetti benimkisi:
Arta kalan taÅŸ devri avcısı doÄŸruluyordu ölümünden. Eskilerde yaÅŸamış halklardan olan birçok kimse ilk kez giriyorlardı içeri ılık ılık. YaÅŸları binlerle ölçülürdü anca. Åžeytan onlarla bileydi. Cinler hemen arkadaydı. Sürü sürü doÄŸaüstü, fevc fevc doÄŸadan üstün. Fakir afallıyordu çaresiz. Ve her zaman olduÄŸunca… Doldur lan Apostol! Ardından içmeye ve yazmaya duruyordu. Yecüc ile mecüc cüceleri hala külünk sallamadaydılar sette: Dan dan! Yani lan bu ifadenin karşılığında tek sözcük kullanılırdı: Kıyamet! Yani son. En son. Yakındı bilmez misiniz?
Artık doldur lan Apostol bir daha!
Bak ÅŸiir durdu.
***
“Lan barba ikiletme de doldur,
Şıradan olsun itin ölümü,
Atın ölümü ÅŸeytan suyundan…”
Diyordu fakir…
Ardından içmeye ve yazmaya duruyordu.
***

SarhoÅŸlar da Gitti Sonunda Meyhaneden
Apostol’la Doksan İkinci Buçuk Sayfanın Derkenarı

1/:

Şahım,
Şimdi yalnızlığımızla koyun koyunayız,
Flu kasveti içen sarhoşlar da gitti meyhaneden
,
AÅŸktan yorulmuÅŸ bir prensesin yurduna,
Gecelerin yorgun ve kısık sesini unutarak…
Belki sen de gelecektin bir gün diyarı sevdalara,
Gidenlerin ardından süklüm püklüm…
Ama bir şey olmayacaktı arta kalan,
Åžiir ve aÅŸka dair be mirzam.
2/:
Sen ağlamasan da gözün ifrazıdır yaş ve akar,
İşte bundandır anıların ıslak olması.
Yıldızlar gelmeden ben de kalkıp gitsem,
Belki de gölgem benimle koşulmaz yolculuğa,
Bekler seni ve sana dair hükümranlığı.
Zaten kasveti içen sarhoşlar da gitti meyhaneden.
***
Yani mirzam sorarım hep kendime ki,
Hayaller saklanır mı dersin yine dünden yarına,
Gerçekten, düşler de başlar şimdi orta yerinde zamanın,
Ki o düşler orta yeri kırmızı yeşillikler diyarıdır,
Ol nedenle yarılır en olmadık zamanında aşkın.
Şaşkın muhayyilemle aranırım anıların ortak paydasını,
Ve bu arsız geceleri ben,
Bilmem kaç kere ayazlarla günahkar,
Ve nikahlı görürüm ellerimi,
Yüreğimi ise ihanete zorlar kolaycı düşünceler.
Zaten kasveti içen sarhoşlar da meyhaneden gittiler.
***
Bundan sonrası şiirin,
Bir harici gazeldir ki ılır ve akar.
***

Gözünün Yalnızlığından Tanırdım Aşkı

Apostol’la Kırk İkinci Buçuk Sayfa Muhteviyatına Ek

1/:
Sabırsızdık,
Yoksul selleri akardı ya,
Gönlü gani masalların mirzam,
O çölde kırılmış rüzgarların yalnızlığındayız şimdi.
Beyazlanmayan doğanın ateşli yanlarına usul ve kadimi,
Anladığımda sırrını maddenin belki de,
Çok geçtir benim geçebileceğim yollarda randevun,
Kulağımda unuttuğum bir tını, saçlarımda kepek gibi,
Öykülerde ıslanan ellerini ısıttın ya koynuna sokup,
O çölde kırılmış rüzgarların yalnızlığındayız şimdi.
***
Oysa kalabalıklarda bile bomboş kalıyordu ellerimiz,
Ve hep bomboş kalıyordu kalabalık hayallerimiz,
Yaşama atılası iki küçük çentik gibiydik ya,
Şimdi kırık bin pencereye üşüşmüştük oysa be mirzam.
O çölde kırılmış rüzgarların yalnızlığındayız şimdi.
4/:

Ben seni gözünün yalnızlığından tanırdım,
Ve semiz güneşin yalancı kaleminden harf harf,
Sana söylediğim her zaman amandı zaten,
Aman be mirzam ne aÅŸkla ne de aÅŸksız…
Zaten kasveti içen sarhoşlar da gitti meyhaneden.
O çölde kırılmış rüzgarların yalnızlığındayız şimdi.
***
İşte böyle zamanlarda yerim vurgunu ben,
Şiir tutup kaldırır geceden canımı amma ruhumu alır.
Ama hız, hıza eş değilse şahım,
Bana kendi sahrama diz üstü düşmek kalır…
Bedenimi el alır, yüreÄŸimi yel…
Şiir tutup kaldırır yerden beni ancak ruhumu alır.
5/:
O çöldeyiz biz,
Hepimiz yani yanık yetimler,
Mızrağımızın temreni kırılmış,
Ve agresif rüzgarların yalnızlığındayız şimdi.
Böyle bir hikayet benimkisi nihayeti,
Der ve ağlarız,
Özlemimiz sanadır.
***

Masal Gibi Bir Aynadaydı Aşkın Sureti

Apostol’la Doksan Birinci Buçuk Sayfa Dibacesi

1/:
Ve ey ÅŸiirsever ademoÄŸulları…
Kadehime kahrımı doldurdum sonra öfkeyle,
Ardından içmeye ve yazmaya durdum….
Böyle bir hikayet benimkisi:
Cam kırığı tarihini yaşıyordu zaman. Kara donlu bir cizvit keşişinin karanlık muhayyilesindeydi aşk. Ve onun iliğe işleyen soğuk manastırındaki izbe odasında gizlenen kaçak sabaha karşısı gibi ölümü bürünmüş bir meyhanedeydim. Apostol gidisi savaşların envanterini çıkarıyordu. Sonra çerileri büküp büküp krallara sahte galebe çekirdeği külahı yapıyordu. Bu haliyle evde kalık hamarat kızlar misaliydi. Akşamsa eski bir şarap gibi çöküyordu kadehlerin dibine safi tortu olarak. Oturmuştum fıçıların en vereğen yerine ve içiyordum. Bütün kutsal anaların gözü seğiriyordu. Meyhanenin irinle karışık sütlerini akıtıyordum kuburlara. Şiirleri fermante ediyordum boş kalan kazanlarda. Ardından iştahım kabarıyordu. Seni ve anılarımızı içiyordum anasını satıyım.
***
Ve ey ÅŸiirsever ademoÄŸulları…
Köhne bir yaÅŸam sonuydu izlenenler. Sıradan çapulcular taşınıyordu içeri. Ve batakhane yaratıklarının en irisi homur homurdu. Günbatısı köşedeki tarih sayfasında sırlı ve masal gibi bir aynaydı karşımdaki. Yaramaz bir sureti seyrediyordum. O da içiyordu. Benim gibi… YaÅŸadığı her ÅŸeyin sanal siluetini koyuyordu kasesine. Vicdanı karşısındaydı. Tarihi gılmanın elli beÅŸinci sayfasının kıyıcığına kan iliÅŸiyordu. AÄŸzında kalan yıldız kırıklarını bileÄŸine siliyordu arada sırada sarhoÅŸ bir İskender. Nabzı kesiliyordu zamansız. Ve merhaba son dem… Ağıtçılar üşüşüyordu çevresine. Sonrası malum… İçim kabarıyordu birden. Ve…
***

“Lan barba ikiletme de doldur,
Şıradan olsun itin ölümü,
Atın ölümü ÅŸeytan suyundan…”
İlk kez tanıdığım bir fenikeli Baal üstüne yemin ediyordu tısıl tısıl. Ve de hannibal sandığım biri kılıcına davranıyordu hışırdatarak. Ve ÅŸimÅŸek misali bir Jül Sezar vuruÅŸması. Fillerin hortumundan sızan bir karışlık salya ile dikiyordu bilek kesiÄŸini bir cerrah çabukluÄŸuyla kartacalı. Ama nedense iÄŸneler kırgın ibriÅŸimler üzgündü. Birer birer kırılıyordu kırgınlığıyla çelik çiviler, kopu kopuveriyordu dolunay ışınları. Minnacık bir kuantum fiziÄŸe küfrediyordu, oysa masanın üstü silme tarih bilgisiydi. Damarlı gürgen ülkenin bir yanı atilla’nın öğüdü, diÄŸer yanı cebabir sütüydü… Müseyleme diye biri bana bakıp bakıp kezzap üretiyordu belki içerim diye… İtiyordum elimle.
2/:
Kadehime kahrımı doldurdum sonra ÅŸahım öfkeyle…
Ardından içmeye ve yazmaya durdum.
Ama hız, hıza eş değilse,
Bana kendi sahrama diz üstü düşmek kalırdı bu alemde…
Bedenimi el alırdı, yüreÄŸimi yel…
Şiir tutup kaldırırdı yerden beni,
Ancak ruhumu alırdı.

***

Zamanın Rahmine Bir Veledizina Düşer

Apostol’la Üçüncü Sayfa

1/:
Şahım,
Dağlar bizi tanırlar ilk düğünümüzden,
Ve ellerini siper eder ya yamaçlar yeşili sakınarak,
Nev bahar yağar ya alnına gündönümünde hani yaylalaların,
Ufuklar nazlı kızlar gibi serpilir on beşinde dolunayın,
Ve zillerini takınıp kalça sallar ya,
Ardından ibrişim lezzetli saçlar taranır ya umuttan taraklarla,
O an iÅŸte mirzam,
İştahlı zamanın rahmine bir veledizina düşer,
Ben düşerim kimyanın plastik galerilerine,
Üşüşür bir bir boşalan öksüzler yurdu kucağıma,
Asit yağmurlarından arta kalan boynu bükük damlalar,
Yetimliğin baldıranını döker anıların koynuna,
Yani bana takvim şişelerinde tortulu biryantin düşer.
2/:
Böyle bir hikayet benimkisi hepi topu:
Elbruz’un doruÄŸundan gelirse güler yüzlü kokun ey mirzam,

Hırçın ama eğitilmiş rüzgârlara binmiş olarak,
Sonra ovalar alırsa cazibesini hançeri zirvelerin
,
Sana koskoca mülkü acem,
O an bana terkedilmiş, kılıcı kırık kozaklar,
Ve ıssız stepler kalır…
Ne dağ alır aşkımdan artakalan kırıkları,
Ne de kabul eder yaylalar alnımdaki ter obruklarını.
***
Sanmam ki güneş ebediyyen doğacak,
Aydınlığa teşne gecelerimizin ayak ucuna.
Yani mirzam zaman da ölecek belki bir gün,
Sensiz söylemediğim her tümcenin ardından,
Anlıyor musun mirzam suskun dilberlerin dilini,
Şimdi kayan bir yıldız misali o ahular da gitti.
Yani yıllara dolanan takvimlerin kırık yürekleri,
Hünkarını terk etti…
***
Ama hız, hıza eş değilse şahım,
Bana kendi sahrama diz üstü düşmek kalır…
Bedenimi el alır, yüreÄŸimi yel…
Şiir tutup kaldırır yerden beni ancak ruhumu alır.
***
Ben de Giderim Sırat Üstünden

Apostol’la On BeÅŸinci Sayfaya İlave

1/:
Şahım,
Anımsasana,
Oluyordun ya bir hünkarı zaman sen arasat’ta,
İçimde uyuyan bir deli aslanı emzirerek hani,
Çözen de sen miydin?
Bilmem o ah düğümünü,
Ve kuru yerden kaldıran yiÄŸit, zavallı yüreÄŸimi…
İşte böyle bir aaha yanarım ben de…
Ve giderim belki şimdilerde sırat üstünden,
Anılarımızda ayırdığımız tenha adrese doğru.
***
Yol yürür bahçelerin yeşil patikasında,
Ben yürürürüm,
Ardımca anılarımın koygun gölgesi yürür.
İşte böyle bir aaha yanarım ben de…
2/:
“Yazdır.” derler ya mevsimlerin en olgun yaşı,
Yiğidin ki ölümdür.
Öl be mirzam, öl ama aÄŸlama…
İşte böyle bir aaha yanarım ben de…
***
Acı ile ıslanmasın o sedeften ellerin.
Göz yaşını dökersin ya yoluna değmezlerin,

İşte arkada sesi kalır o hüzünlü akşamların,
Ve anneden yetim,
Babadan öksüz yağmurların,
Bir ahmak gibi ıslanır zaman ve vaktoğlu,
İşte böyle bir aaha yanarım ben de…
3/:
Yani budur kader dediÄŸin,
İplik dilli bir çizginin yaptığını yapamaz hiçbir nokta,
Arza teğet geçer günahlardan uzanan eyvah,
Bize ve kalbimize deÄŸe deÄŸe.
Ve siyah bir sis gibi süzülür yazgı yaşamdan,
Ve onulmaz pişmanlığımız yüreğimizden,
Ben de geçerim belki şimdilerde sırat üstünden,
Çünkü fakirin geçebileceğim her yolda keskin kenar olmalı,
İmbiklerden süzülen aşk ve ışk olmalı yekpare,
Ve sana dair kader yazmalarının sahtiyan ruloları…
İşte böyle bir aaha yanarım ben de…
***

Kaçırdık Kader Kuşlarını

Apostol’la Elli Altıncı Sayfaya Dibace

1/:
Laf aramızda mirzam,
Kaçırdık kader kuÅŸlarını…
Ve arka cebimizde her daim yedek bir sevda,
Son yemekten artakalan,
Ve unuttuğumuz bir mendil gibidir arzularımız,
Artıkları siler ve atarız anılar mezarlığına.
Oysa aşklarla ıslanan ellerini gizlemendir ayıbın,
Kaybınsa değersiz sandığın bir daimondur ruhlar aleminde.
Eser ya saçlarında geride kalan o eski rüzgar,
Öylece sensiz ve kalbi kırık bir avuntu gibi mirzam,
Bu yüzden acılarla dokunmadı mı zaman,
Ve kayan yıldızlar gibi geçmedi mi yıllar,
Ve geceyi örseleyen ökse çiçekleri,
Hüznü sökmedi mi yüreğimizin derinlerinden?
Ben de giderim belki şimdilerde sırat üstünden,
Kaçırdığım kader kuşlarının ardından.
2/:
Bu an hasat anıdır,
Ve gözyaşının kurak sokaklara serildiği zamandır,
Kaçırdık kader kuÅŸlarını…
Yanandır özlem cehenneminde kalan yarının.
Bil ki anımsaman içindir düşen her iz mekana,
Haydi hatırlasana…
3/:
Ve ey ÅŸiirsever ademoÄŸulları…
Böyle bir hikayetti benimkisi:
Yazardı da adını kavak ağacına bir ince damar,
Bulutların ötesinden damlardı penceremize damardaki kan,
En sevdiğimiz en çok unuttuğumuz olurdu oysa,
Ancak sadık bir dosttur belki de şiir,
Çünkü tutup kaldırır stepten özümüzü,
Ancak ruhumuzu alır özünü yaşatmak için.
Ama hızdır mersiyeyi nesirlerden ayıran,
Yani hız, hıza eş değilse şahım,
Bize kendi sahramıza diz üstü düşmek kalır…
Bedenimizi el alır, yüreÄŸimizi yel…
Ardından içmeye ve yazmaya durur maharetli her el.
***
Kaçırdık kader kuÅŸlarını…
***
“Lan barba ikiletme de doldur,
Şıradan olsun itin ölümü,
Atın ölümü ÅŸeytan suyundan…”
Diyordu fakir…
Ardından içmeye ve yazmaya duruyordu.
***

Bir Napolyon Gibiyim Puvatya’da ve AÅŸkta

Apostol’la Doksan Birinci Buçuk Sayfa Dibacesi

1/:
Kadehime kekrek zamanı da katarım nihayeti…
Ardından içmeye ve yazmaya dururum.
Böyle bir hikayet işte benimkisi.
Ve ey ÅŸiirsever ademoÄŸulları…
Tarihin belirsiz bir anındayım. Ebu simbel tapınağından akka’ya akan susuz dere yatağı gibi. Ve bir cüce napolyon gibi kompleksini bürünmüş bir meyhanedeydim. Belki biraz sonra güzelleÅŸecekti buradaki herbir ÅŸey. Ama ÅŸu anda tenhaydı yüreÄŸim. Åžiir uykudaydı. Ölüm ölecek can bekliyordu. Bilirsiniz Apostol gidisini. Son bozgunları kıvırıp tarih dersi yosmalarına oryantal kutlamaları yapmakla meÅŸguldü.
2/:
Ve ey ÅŸiirsever ademoÄŸulları…
Böyle bir hikayetti benimkisi:
Kantaroğulları ve baronların gizli kırıkları için saltanat külahı yapıyordu. Bense şimdilik içiyordum zamandan süzülen taçlı muşmula şerbetini. Ve puvatya savaşının artakalan acılarını. İçiyordum anasını satıyım. Vildanlar içki sunuyorlardı. Burnu büyük lordlar içindi her şey. Ve savaş kaçkını yarım zaferlere ayrılıyordu ölümün en kırmızısı. Aşkınsa en pembesi tabii. Ama her dikişte ateş kupalarını bir volkan patlıyordu Java yönünden.
3/:
Ve ey ÅŸiirsever ademoÄŸulları…
Böyle bir hikayetti benimkisi:
Zaferlerin bayrakları yırtılıyordu. Kaleler en zayıf hattından yıkılıyordu molozları saçarak ayaklarımızın altına. Hatta bayrak gönderlerini kıpkırmızıya kesiyordu makasdarlar. Usulca soruyordum Apostol’a “Bu da neyin nesi?” diye. “BoÅŸ ver.” diyordu. “İmitasyon… Boya yani.” O zaman ÅŸaşırıyordum ki Erciyes bile ÅŸaşırmaz temmuzda yaÄŸan karın altında böylesine. Unutmam gerek oluyordu az evvel olanları.
***
Diyordum:
“Lan barba ikiletme de doldur,
Şıradan olsun itin ölümü,
Atın ölümü ÅŸeytan suyundan…”
Ardından içmeye ve yazmaya duruyordum.
Böyle bir hikayetti işte benimkisi.
Bizim Apostol da anasının gözüydü yani. Zafer mafer iplediÄŸi yoktu. AÄŸzımı koluma silip bir ÅŸaplak indiriyordum hergelenin Kamçatka yarımadasına. “hop!.” diyordu. “Burasını Anafartalar mı sandın hergele?” Gel de gülme.
Kadehime kekrek zamanı da katıyordum nihayeti içmek için…
Ama hız, hıza eş değilse şahım ne yazar?
Bana kendi sahrama diz üstü düşmek kalırdı anılarımda…
Bedenimi el alırdı, yüreÄŸimi yel…
Şiir tutup kaldırırdı yerden beni,
Ancak ruhumu alırdı kesin.

***
“Lan barba ikiletme de doldur,
Şıradan olsun itin ölümü,
Atın ölümü ÅŸeytan suyundan…”
Diyordu fakir…
Ardından içmeye ve yazmaya duruyordu.
***

Ağustosa Dayanırız Aşk Hasadında

Apostol’la Dördüncü Sayfanın Kopyası

1/:
Şahım,
Kan kırmızısı bayraklarını yeşile,
Ve geçmiş anlarını siyaha boyamış cengaverler,
Saçlarına vinterize zeytinyağı sürerler ya,
Işığın yazlığı olan çöllerde şavklansın diye,

Ve hakikaten güneş şavklanır ya cesarette bir anlık,
O kadar iÅŸte…
Ardından bana yaşamımdan kovulası korkaklık kalır.
Ama hız, hıza eş değildir ki şahım,
Ol nedenle bana kendi sahrama diz üstü düşmek kalır…
Bedenimi sel alır, yüreÄŸimi yel…
Şiir tutup kaldırır yerden beni ancak ruhumu alır.
2/:
Böyle bir hikayet benimkisi.
Tarım vadisi ağustosuna dayanır aşk hasadının,
Hünkar-ı sevda alay-ı vala ile karşılar ya seni,
Sarışın sancaklar çekip buğdaylarla temmuzda,
Çalparalı kızlar kokar memleket memleket ya,
Ve boyunlarına zamanın kehribar kırıklarından örülmüş,
Katışıksız ve karşılıksız sevdalarını takarlar da,
Zılgıt çekerler ya bildikleri manileri koÅŸarak dillerine…
Sen öyle bir kibar-ı zamansın ki,
Ne kalkarsın bencilliğin dizlerinin üstüne,
Ve ne de bal diye baldıran sunarsın yüreğime.
***
Ben göz yaşıma bana bana yazarken duyumsadıklarımı,
Kanuni mersiyelerinin derkenarına kaçamak zamanlarda,
Çalparalı kızlar kokar ya el yazması memleket,
Seninse başında parlayan ışılak tacın dolanır ya ekvatoru,
Toplar ya tüm arzuları bir avuçluk kavuçuk zaman içinde,
O dem bana pörsümüş ve tam yağlı yaşlılık kalır.
Ama hızdır,
Bu hız o hıza eş olamaz ki şahım,
Koşarım turnaların ardından katara ilenmek için,
Ama bana kendi sahrama yan üstü düşmek kalır…
Bedenimi yabani bir el alır hoyrat arzularla,
YaÅŸlı yüreÄŸimi bir bandit yel…
Åžiir yetiÅŸir belki imdada,
Ve tutup kaldırır yerden bedenimi ancak ruhumu alır.
***

Harflerin Kuzular Gibi Melemesi

Apostol’la Kırk BeÅŸinci Sayfaya İlave

1/:
Şahım,

Bu kaçıncı namedir yalnızlığıma arkadaş,
Çoktan unuttum bilin ki,
Çook uzaklarda yakınlaşmanın yollarının ne olduğunu.
Yine de yüreğin koklama duyusu gelişkin bir organ ki,
Sensizlik belki de en çok senle olunan anlardır.
Ve manzum namelerdir üzerimize büründüğümüz örtü,
Yoksa çöllerde ölmek iklimden değil,
Yüreği sarmalamayan sevdalı örtüsüzlüktendir.
***
Åžiirlere kan gibi gelir ya aktif duygular,
İşte bundandır harflerin kuzular gibi melemesi,
Ve rüzgar gibi esmesi sevdakar nefeslerin.
2/:
Senin kırık bir zamanına rastlarsa aşkın rüzgarı,
Savrulan ben olurum karanlık iklimlerin ardına.
Yani geçilecek bir köprü olduğunu anlarsa,
Yaşamında hiç sevmemiş uğrular,
Karşı kıyıların tarihine har düşer.
Kar düşer harami azametinden lacivert sevdalara,
Titretir ellerinde kalan son anıları aşk adamının.
Yoksa çöllerde ölmek iklimden değil,
Yüreği sarmalamayan sevdalı örtüsüzlüktendir.
***
Yapraklarda bahara özlem vardır,
Dudaksız nefeslerde yara dair uzak bir iz,
Yurt tutansa arzunun türküsüdür yetim dudaklarda,
Çiğler için de gecelerin yalnızlığının,
Dugulu yansıması derler ya,
Ve bilirler ki zamanı kanla dolduran cinayet ehli,
Bu kinayenin edebi hönkürmesidir,
Yani ağıt kokulu gazel…
Yapraklarda yurt tutan çiğler de bilirler ki,
Ayazla yoğrulan gecelerde zorlamanın boş olduğunu,
Islak bir sokakta ise yüktür tabanlarımıza yüreğimiz,
Ama yürek yoksa…
Yoksa yok…
Ama mirzam çöllerde ölmek iklimden değil,
Yüreği sarmalamayan sevdalı örtüsüzlüktendir.
***

Ben Her Gece Kendi Türkümü Yaşarım

Apostol’la Kırk Altıncı Sayfa Derkenarı

1/:
Ara verelim aÅŸka,
Ve nakarat mahallerinde ritmik saymaya.
Biliriz ki dersi simyadan,
Aşkı aramamız boşa zaman kaybıdır koçaklamalarda.
Ay, aysız gecelerin süsü yar,
Penceresiz bir duvardır sensizlik,
Ve o saldırgan surlara dönmenin anlamını kim anlar peki?
Yani ışk’sız seyr aÅŸksız yoldaÅŸlıktır fezada.
Hatırlar mı bilmem yinelenen davranışını beyin,
Ama unutmak olmaz anıların arzulu ayrıntılarını,
Ve seni ve yarını…
2/:
İşte böyle bir hikayet benimkisi.
Ve ben her gece kendi türkümü yaşarım buralarda an be an,
Ama sen yoksan unutulmuştur çorbaların tadı tuzu,
Ufku gri ve çiçeksiz bir zalim çarÅŸaf…
Ben seni sararmış bir bıyık diye bilirim,
O yüzden cıgara yapraklarında yeniden sararım düşlerimi,
Ve kırılmış göz yaşı şişelerini yalnızlığımın,
Bir aynanın serinliğinde gezinir ya sarı güneş,
Toplar ya tüm arzuları,
Zavallı ve bir avuçluk kapkara kavuçuk zaman içinde,
O dem bana pörsümüş bir cilt ve derin kırışıklıklar kalır.
Şiir tutup kaldırır kederimi topraktan ancak ruhumu alır.
Ama hız, hıza eş değilse şahım,
Bana kendi sahrama diz üstü düşmek kalır…
Bedenimi el alır, yüreÄŸimi yel…
Dedim ya bencil bir şiir tutup kaldırır yerden beni,
Ancak ücret olarak ruhumu alır.

***

Kıyamet Kilisesi Hacıları Ağırlar

Apostol’la Doksan Birinci Buçuk Sayfa Dibacesi

1/:
Kadehime doldurmadığım bir tek sevdamdı sanırım…
Ardından içmeye ve yazmaya durdum.
İlk kutsal yer kendi türküsünce yükseliyordu,
Kıyamet kilisesi hacılarını ağırlıyordu.
Kol geziyordu tenha bir tarih,
Zaman gerdekteydi,
Sarhoşlar da gitmişti meyhaneden zamansız,
İzansız bir kırımın arefesiydi.
Korkuyordum bu ıssızlıktan.
2/:
Ve ey ÅŸiirsever ademoÄŸulları…
Böyle bir hikayetti benimkisi:
Tarihi isle oluşturuyordu zamanın lordu. Bir anlıktı harp ve sulh. Kırmızı hazların ayıplığını sırlamak arılara kalmıştı nihayeti. Bir Eti beyi için Anadolu yeniden hazırlanıyordu Hattilerce. Gece bir battaniye gibi ölümü bürünmüştü. Korkuyordum bu ıssızlıktan. Uzaktan bir meyhanenin dumanları tütüyordu.
3/:
Ve ey ÅŸiirsever ademoÄŸulları…
Böyle bir hikayetti benimkisi:
Az sonra oradaydım. Yani Apostol’un izbe mekanındaydım ya. ÅžiÅŸko rum ÅŸiÅŸe ÅŸiÅŸeydi. Üstelik zevkten on dört köşeydi. Tarihin bu deminde yalnızca o pürneÅŸeydi. Cöngüm önümdeydi. YaÅŸadıklarım arkamda. İşim ölüler üzerine sagular yazmak. Ancak giren yoktu henüz ardıç kapıdan. Ne yapabilirdim ki? Çaresiz… İçiyordum dinine yanıyım. Apos dolduruyordu it öldüreni, ben dikiyordum tepeme.
Korkuyordum bu ıssızlıktan.
4/:
Ve ey ÅŸiirsever ademoÄŸulları…
Böyle bir hikayetti benimkisi:
Apos ve onun gecelerini dolduran gençlik anılarının unutulan maryasının efektif tombulluÄŸunu dinliyordum birinci ağızdan. Sonra yine… İçiyordum anasını satıyım. Tepede bir ÅŸamdan sarkıyordu ipil ipil. Sarı ve isliydi coÄŸrafyanın her yanı. Ve sinek pisliÄŸine bulanmıştı eski kıtalar. Åžamdanda kenevir burması fitiller yanıyordu. İse bulanıyordum ben de. Genzim yanıyordu çıra kokusundan. BoÄŸazım kuruyordu.
Korkuyordum bu ıssızlıktan.
***
Diyordum:
“Lan barba ikiletme de doldur,
Şıradan olsun itin ölümü,
Atın ölümü ÅŸeytan suyundan…”
Ardından içmeye ve yazmaya duruyordum.
Korkuyordum bu ıssızlıktan…
***

Atın Ölümü Şeytan Suyundan

Apostol’la On Yedinci Sayfanın Dibacesine Ek

1/:
Böyle bir hikayet benimkisi hepi topu:
Bir afgan kozağı dalıyordu baÄŸrına mey evinin. Esrar vurgunu yemiÅŸti sanırım. Öylesine sarsaktı. Maveraünnehir’den yana devriliyordu üçgen gözleri. Atmosfer yanık yaÄŸ esanslı ve barbardı. Ayak altında yarısı kemrilmiÅŸ muharip kemikler yuvarlanıyordu. Sona vurmamış yalvargan bir sevda artığı türkü yakıyordu bilmediÄŸim bir lisanda.
2/:
Ve ey ÅŸiirsever ademoÄŸulları…
Böyle bir hikayetti benimkisi:
Talas harbinden kalmış bir kılıç kırığı habire doÄŸruyordu önüne geleni ve hala. Ve piramitlerin en firavununun mezarı kazılıyordu kesin. Kazma sesleri kulaklarımızdaydı. Pata da pat! Piramitte inÅŸaat usta başı iken Heredot’a verdiÄŸim röportajın kayıtlı olduÄŸu on dokuz metrelik bir obeliks uzaklara taşınıyordu. Kan ve ter içinde. Can verenler düşüyordu tezgaha. Bense ÅŸiire…
3/:
Ardından içmeye ve yazmaya duruyordum yeniden:
İştahlı bir doberman gibi aÄŸzını ÅŸapırtadan bir vandal boyuna beni süzüyordu. “Heredot’ta ÅŸerefsizmiÅŸ!” diyordum Apostol’a. Vandal’da ondanmış ki beni süzmeyi kesiyordu aniden. Sonra sıyırıyordu çatık kaÅŸlı kılıcını yurdundan. “ÅŸimdi iÅŸin yoksa filim çevir.” diye düşünüyordum galiba. Düşüncem beyoÄŸlu’nda yankılanıyordu eko eko.
4/:
Ve ey ÅŸiirsever ademoÄŸulları…
Böyle bir hikayetti benimkisi:
Apostol “kaç!” diyordu nedense. “erkekliÄŸe kömür mü süreceÄŸim? Vur anasını satıyım.” Apostol beni yerden süpürürken “Çok içtin bayatlamış kendini lan hergele.” diyordu. “Bi sürü iÅŸ çıkardın başıma ÅŸu dar zamanında ortaçağın.” İşte bu yüzdendi üzüntüm. Yoksa bana ne lan Sodom ve Gomora’dan. Ve onların tarih bilgisinin bile üzerinde duran güncel röportajlarından. Bana Nebukadnezar’ın ödü yeterdi sabah kahvaltısı için…
***
Kadehime doldurmadığım bir tek sevdamdı sanırım. Ya da hayali yarim. Ancak… O yoktu henüz meyhane tarihinde…
***
Ve ÅŸiirsever ademoÄŸulları…
Artık doldur lan Apostol bir daha!
Bak ÅŸiir durdu.
***
“Lan barba ikiletme de doldur,
Şıradan olsun itin ölümü,
Atın ölümü ÅŸeytan suyundan…”
Diyordu fakir…
Ardından içmeye ve yazmaya duruyordu.
***

Döneklikle Suçlarız Gerdekte Kendimizi

Apostol’la BeÅŸinci Sayfa

1/:
Şahım,
Atlarımızı zebercet koşumlarla sürelim,
Kan kokan tarihin derin vadilerinde saklanan aşklar üstüne.
Åžimdi sevdanın virajında unutmak olmaz yürekleri…
Dümdüz zaferlerin yurdunda engebeli türküler duyarız da,
Buruşur ya yüzümüz kasisli arzulara banınca,
Atların ardından toz yerine anılar bırakırız ya,
Ve döneklikle suçlarız ya gerdek ertesi kendimizi,
Åžimdi sevdanın virajında unutmak olmaz yürekleri…
2/:
Atlar eyersiz koÅŸar antik kavgalara,
Yani üryandırlar amazon ehli,
SaÄŸ memeleri kesik,
Som cesaret yürekleri,
Ancak mantıkları eksik mirzam..
***
Bize ol çağlarda yoldan çıkmış türküler peşindeyiz,
Ol nedenle,
Nakarat yakınmalarında meze dilimiz.
Ve mayhoş sakınmalar kalır her eylül düğünlerinde sadağımızda,
Vuruluruz halayı kavgaya evirdiğimizde,
Ancak bahçelerin düzünde o an şifa dönemidir,
Ki bize pıtrak pıtrak yaralara sürülmek için,
Ölümün eli yeşil baldıran çiçeği,
Belki de sana yıldızlardan imbiklenmiş bal düşer.
Üçer beşer geçer gün,
Yok olur ortalıktan hükümranlığının ortaçağı,
Aşk ve ışk atlıları,
Simyanın izbesinde keşfederler aydınlığı.
3/:
Atlarla girdik ya şiire şahım,
Onlarla devam edelim yine,
AÅŸk avına sihirli ormanlarda…
O atlar ki bir tespih tanesi gibidirler dualarda,
Ve şiirimizin imamesidirler otuz üç kere üç,
Çöllerde yitik aşkımızın peşine düşmüş,
Leyla deyişlerinin nakaratlarıdırlar,
O nakaratsa her yıldız dörtlüğünde dolunay kesilir,
Ve yaşamın ve aşkın sevdakar miladıdırlar.
Vardır ya mirzam tekrara düştüğümüz anlar aÅŸklarda…

Onlarda,
Adıdırlar kekremsi sevdaların.
***
Tekrar devinimlerin yeknesaklığında o an şifa dönemidir,
Ki bize mecnun artığı yaralara sürülmek için,
Ölümün eli yeşil lotus çiçeği,
Belki de sana arı aşklardan imbiklenmiş bal düşer.
***

Sırlı Türküleri Çalan Birinci Haramidir

Apostol’la Altmış Üçüncü Sayfaya Dibace Eki

1/:
Bağdat diye bir beldede ey şahım,
Leylü vü mecnuninin boynu bükük memnusu
Yeknesak bir bozlağa takılı kaldığımız arzular,
Ve çağlar üstünde tüten özlem dukhanı,
Kırık birçok notanın yaslı vadisidir…
Ve sırlı türküleri çalan bir harami duygudur,
Başımızda üfüldeyen kavak nefesi…
***
Dizlerimin üstünde,
İsli çıraların sürmeli gözlerinden akşam üstleri,
Nazlı sufi nazarlardan bakarak,
Banarak yüreğimin kırmızı gayyasına,
Yaza durduÄŸum bu betik ise mirzam…
Mızrabıdır aÅŸka çaÄŸrı baÄŸlamasının…
Ve sırlı türküleri çalan bir harami duygudur,
Sevdaların saklandığı sırlı yüreklerin derunundaki gizem…
2/:
İşte orada düğümlenir kirpiğimiz karanlığın diline,
Oysa bizi bekleyen tuzak,
Ve uzak bir sevgilinin sol anahtarıdır,
Yürek kapımızda arandığımız ebcet,
Zamansa kaçkın sevdaların aktığı deredir,
O andır ki atların meşin torbalarındaki sır,
Uzak bir menzile taşınmanın telaşındadır.
Ve sırlı türküleri çalan bir harami duygudur,
Yedi yol çatında aşk adamını bekleyen kırım.
O an sana menzile teke tek ermek kalır,
Altın huruf ile iz düşmek gümüşü yapraklara,
Ve kapılara destursuz dalmak…
3/:
Bana ise içi yanık
Ve ardıç kokulu destanlar kalır.
Ve sırlı türküleri çalan bir harami duygu…
2/:
Karanlıkta olur her ne olursa,
Yabani yüreklerde kılavuzumuzdur dediğimiz yıldız,
Ve sırrımızı diyebileceğimiz herkes,
O dırahÅŸan tacın bile elden ele dolaşır…
Ve sırlı türküleri çalan bir harami duygudur,
Işıkları koynuna hapseden baronoÄŸlu…
***
O an bize bile bile katranlarda erimek kalır,
Çelik huruf ile iz düşmek kırmızı savaşlara,
Ve mezarlara destursuz dalmak…
Sana ise içi acar kahraman,
Ve lotus kokulu kadim destanlarda er olmak kalır.
***

Yüreğimizi Biz Bedevîler Yurdunda Yitirdik

Apostol’la Elli Sekizinci Sayfanın Derkenarı

1/:
Sihir anında sisli çıralar yanar,
Anar sevdamızı uzak illerin Harut’u,
Marut’sa iade eder meta simyayı sahibine.
Yani yar illeri yine som sevdaya kesilir,
Ve söner ışığı aysız gecelerde atık rüyaların,
Unutulan anıların,
Gölgesi vurur flu bulutlara,
Dirilmenin arefesinde yürek atışlarıyla.
2/:
Bir kervandır kader be mirzam…
Bir öksürür, bir yürür.
Deveci başı kendi kendine türkü yakar,
İnce yollar arar beynine mecnun,
Zamanı soğuran dilsiz izansız çöllerde dolanarak,
Biz ise kendimizi ararız soluk pusulalarla,
Kutup yıldızının mahçup gecelerde perdelendiğinde.
Yani yar illeri yine som sevdaya kesilir,
Ve söner ışığı gözün zifir ilinde,
Ve aysız gecelerinde yarsız rüyaların…
3/:
Sivri yüreğimizin kıraç eteklerinde deniz feneri,
Bize düşen tek iz olur aynamızda.
Hangi yayla ve ovadadır bilemeyiz yitik sevilerimiz,
Bulamayız sisli omuzlarını,
Flu anılarımıza oturan kaf ve küf dağlarının.
Yüreğimizi bedevîlerin yurdunda yitirdiğimiz doğrudur,
Ve onların kıvrık hançerleri kın bilir döşümüzü,
Ve leylalar akan kanımızda aranır mecnunlarını,
Tutsak düşer bedenimiz çarnaçar,
Kıl çadırlar arasındaki yırtıklara,
Yabana salınan hecinler taşır ağıtlarımızı,
Geride salt beynimiz kalır acıları duya duya…
Bir kuyuya daldırılmak kalır fakire,
Sana ise çıkrıktar olmak düşer has bahçelerde.
***
Ama kozmik bir hızdır mirzam,
Mekanaşırı da olsa karşılıklı sevmenin serüveni,
Hıza eş değilse şahım,
Bana kendi sahrama diz üstü düşmek kalır…
Bedenimi el alır, yüreÄŸimi yel…
Şiir tutup kaldırır yerden beni ancak ruhumu alır.

***

Diken Üstüne Çentik Atmak Boşadır
Apostol’la Doksan Birinci Sayfa Dibacesinin Eki

1/:
Şahım,
Karanlığın içinden doğrulduğunda yorgun ışık,
Duy ki bir ses,
Bin ses gibi duyulsun ardınsıra.
Şimdi bir soğuk ürperti olsaydım gözlerinde be mirzam,
İşte o zaman beynine uçardım engelsiz,
Ve ardından yürek kubbene…
Burası da bir helezonik yoldur ki mirzam,
Fasit bir dairenin tuzağına tutulur kimi zaman,
Arada bir de im ve imge özlemiyle tutuşur eller,
Diller kurtuluş için duaya durduğunda,
Dikenlerin üstüne çentik atman boÅŸadır…
Çünkü döner ve tekrar tekrar basarız gölgemize,
Canımız yanmaz belki,
Ama,
Rastlamak sana,
Hemen hemen imkansızdır bu beldede…
2/:
Uçurumlardan geçtiğin her an ölüm kokar,
Sevinir ya o anda ucunu yontan kayalıklar,
Sense asabi bir eli açıklıkla,
Sevgini vermiÅŸsen aÄŸzı geniÅŸ bir Leyla’ya,
Çalınır apansız gözlerinden ışığın kökü,
Arada bir de gel olur söz üstüne,
Sihirli bir im ve tılsımlı imge dağlar gözümüzü,
Ve koyaklarda yar özlemiyle tutuşur eller.
Ama hız, hıza eÅŸ deÄŸildir ÅŸahım…
Akşamların yorgunluğu çöker ya savaşçılara,
İşte o an eser kaçaklık özlemi efil efil burnumuza…
Omzumuza uzaktalığın yorgun ağırlığı,
Dilimize kahırgam bir bozlak biner…
Yanı her şey bir aydosda düğümlenir.
2/:
Arıyorsan mirzam,
Kabaralı kabzalarda artakalan kanlı anıları,
Dikenlerin üstüne çentik atman boşadır,
Sanki yüzünden gemiler geçer ya çığlık çığlığa,
Kimse bilmez ötelerde bir denizin varmışlığını.
Ve koyaklarda yar özlemiyle tutuşur ya eller,
Bize gözlere siper düşer,
Yar kalır sana kırk odalı harem odalarında.
***
Ama hız ışığın oğludur mirzam,
O hız ışık hızına eş değilse yani,
Bana kendi kaderime göz üstü düşmek kalır…
Bedenimi el alır bir er dilenme anında,
Yalnız savaşçılar gibi dolanam yüreÄŸimi yel…
Åžiir bizi sever,
Biz de onu tabii ki…
Son dize tutup kaldırır yerden bedenimi,
Karşılıksız değildir hiçbir şey,
Nedim ancak ruhumu alır.

***

Kayıp Şahı Aranır Doruklarda Çırayla

Apostol’la Altmış BeÅŸinci Sayfa Dipnotu

1/:
Ve ey ÅŸiirsever ademoÄŸulları…
Bir yanımız yurttur bizim,
DiÄŸer cenahımız Mercidabık’ta yar kavgasında,
Kıran kırana…
***
Bir zamansızlıktır ki diyarı gurbet,
Hiçbir vak gün güne eş değildir.
Bundandır işte,
Kayıp şahın kar doruklarında çıralarla aranması.
Ya soÄŸuk mu?
Güldürmeyin adamı ey aşk cahili ümmiler,
Rüzgarları getirsem de üşümeyen üşümez,
Çünkü çöldür içtiğin sonunda her kadehin kızıl dibi,
Ve içinde unutulmuÅŸ sarı kağıtlar…
2/:
Üçe dilimle zamanı,
Beşe böl her yılda mevsimlerin kardeşliğini,
Ve yüze bölünmüş saatleri tespihinin ipine geçir,
Çek otuz üçe bir katarak.
Bak bakalım gözlerin kaç yere bakar?
Zamanın aynına düşen kozmik takvim sayfalarında…
***
Vaktolur şahım bulutlar ağar yar ilinden,
Bizi ıslatmaz mı zamansız yağan her yağmur?
Ya da ıslatırsa hangi duygular fide verir?
Aşk mı inadına bin kere?
Kin mi uzandın her yere?…
Ya da hiç belli olmaz sevdalı yürek,
Bakarsın nötr kalır suların negatifliÄŸinde…
3/:
Senin olmadığın bu yerlerde,
Tayyi mekan ederek gölgen gezinir mirzam,
Rüzgarları getirsem de üşümeyen üşümez,
Çünkü çöldür içtiğimiz sonunda her kadehin kızıl dibi,
Ve güldür her ne olursa,
Kalbimizin saksısında suladığımız çiçek.
Gül renkli rüyalarımda mavi suretler aranarak,
Yalnızlığın arasından sıyırdım kendimi bir sabah,
Köprülerden geçiyordum sensiz,
Ardında unuttuğun izlerine basarak.
Aralandı son betiğin ön sayfası,
Bir mühür gibi bastım kendimi,
Ellerimi gölgendeki sismik renklere dokundurarak.
4/:
Tekrar tekrar say be mirzam,
Üçe, beşe ve yüze bölünmüş gözlerimiz kaç yere bakar?
Ve sonbahardan kaçan her gün kışa tutsaktır bil ki,
Belki bir şans daha kaldırır başını bakarsın,
Kan içinde kürek çeken yüreklerden,
Kıllı döşüyle bir korsan levent.
Kararmış ışık olabilir böyle durumlarda,
Yaşamımızın ve güneşin ertesi günü,
Çünkü bir zamansızlıktır ki diyarı gurbet,
Şiirin aynına düşer.
Dualı dudaklar tutup kaldırır gecenin alt ucunda,
Kırk kilitli zindanlardan kalbimi,
Ücret olarak ruhumu alır.
Ama hıza mim düş mirzam,
Bil ki hız yıldızlara eş değilse,
Bana kendi yabaniliğime kahır fişenkleriyle vurulmak,
Ve kuburlara diz üstü düşmek kalır…
Bedenimizi kanlı bir el alır,
BaykuÅŸ yurdu yüreÄŸimi yel…
Şiir tutup kaldırır yerden beni,
Ancak ruhumu ödünç alır.
***

Kadehim Kan ve Aşk İster Damarımdan

Apostol’la Doksan Birinci Buçuk Sayfa Dibacesi

1/:
Böyle bir hikayetti benimkisi:
Kadehim kan isterdi damarımdan susamış huma gibi…
Ardından içmeye ve yazmaya durdum.
Dedik ya siir ehli,
Böyle bir cinayet,
Yani böyle bir hikayet benimkisi:
Tarihi, bir haçova muzefferi ve bıyığı gırtlağına dayanmış bir yeniçerinin keçi kılından baranisi gibi bürünmüş bir meyhanedeydim. Apostol yeniçerileri makyajlayıp asakiri mansure yapıyordu Selim’lerin bilmem kaçıncısına. Bu izbe mekan, olmuÅŸtu yıldız harmanı. Vandal muharip ancak küllerimi affediyordu. Onun için atmosferde dolaşıyordum böylesine başıboÅŸ ve berduÅŸi. Bu arada boÅŸ durmuyor içiyordum ışığı damla damla damıtarak kanımdan. İçiyordum anasını satıyım. Apostol’a bir “Grand Alexander” söylüyordum senfonik notasıyla. Apostol pembe bir hınzır gibi gülüyordu gevrek gevrek. “İskender desene evlat.” diyordu; “Sen Turanlı deÄŸil misin?” “Öyleydim.” diyorum. “Ama haritamı son depremde kaybettim.” köşedeki vandal da iri iri gülüyor ve “Usturlabı da bozdu seninki.” diyordu Apostol’a. Kızıyordum ama o da haklıydı kendi dilince. Apostol’dan bir kağıt kalem rica ediyordum bin dört yüz elli ikide. Vandal yine gülüyordu “Nezaketini yiyim yavrum.” diyordu.
“Lan barba ikiletme de doldur,” diye geveliyordum ben de.
“Şıradan olsun itin ölümü
Atın ölümü ÅŸeytan suyundan…”
2/:
Böyle bir hikayet benimkisi hepi topu:
Apostol bir ceylanı yüzüyordu anında ve yüzdüğü deriyi dabaklıyordu anında, dabakladığı deriyi uzatıyordu bana anında, ben Apostol’un bana anında uzattığı parşömeni anında alamıyordum çünkü sarhoÅŸtum. Apostol’un kalemi ise tam kertiÄŸinden kırıktı. “cık iÅŸine yaramaz.” diyordu galiba. “sen en iyisi ÅŸu köşede oturup ÅŸiir yazan adamdan al. Yeter artık ÅŸerefsizin yazdığı. Her gün aynı numara. Kokuttu bu ayakları.” Apostol doÄŸru söylüyordu bence de. Åžerefsiz ÅŸairden kalemini istiyordum fısıltıyla. Kafasını kaldırıyor, bana ve arkamdaki tuÄŸla duvara bakıp gülüyordu tıs tıs. “ne kadar da bana benziyor lan bu?” diyordum içimden. Az ilerimdeki barbar sakson savaşçı “o sensin zaten lan andavallı.” diye yanıtlıyordu içimden geçen askeri mangayı. İzbedeki herkes gülmüyor muydu, sinir oluyordum çariçe katerinaya. Sonra yerdeki, talas savaşından arta kalan kılıç kırığını alıp elime kanıma batıra batıra bir ÅŸerefsizlik cöngü yazmaya duruyordum bu köhneler meyhanesinde… Müseyleme diye biri bana bakıp bakıp kezzap üretiyordu belki içerim diye…
Kadehim kan ister damarımdan susamış huma gibi…
***
“Lan barba ikiletme de doldur,
Şıradan olsun itin ölümü, atın ölümü ÅŸeytan suyundan…”
Diyordum ya,
Bu kelam tek çıkar yoldu yolun sonunda…
Ardından kevser içmeye geçiyordum yudum yudum,
Ve gazel yazmaya duruyordum Nedimleyin.
Şiir burada tek ilaçtı yorgun bedene,
Ve cinayet teskiniyetiydi unutmanın.
***

Döner Bir Aşk Arkaik Türkülerle

Apostol’la Altıncı Sayfa

1/:
Bu ses evet bu sesti,
Yüreğimin yalçın yaralarında yeknesak,
Fısıl fısıl yankılanan ÅŸifa duası…
Bu sesti kılavuzum zamanın enfüsunda,
Ya da damarlarıma dökülen erimiş kurşunudur afak,
Anılarsa beynimize sarkıtılan kırmızı urgana benzer,
Döner bir çıkrık arkaik türkülerle,
Taa ilk atadan beri gıcırdayarak…
Senin dudaklarında sevdanın buruk meyvesi mirzam,
Zemzem ile yıkanır ve durulur,
Bana ise siftinmiş ve yavan sevişmelerim kalır,
Kuyu başının suluzırtlak artıklarından…
2/:
Nedendir akşamlar ağlatır gurbet ehlini,
Dokunsan gülecek gibidir oysa.
Her yanımızı dolduran bu çöl sisi var ya,
Yel tombulluğudur aslında,
Çevrim çiçek kervanlarının önünde koşan,
Döner bir çıkrık misali devran,
Nakaratı yanık arkaik türkülerle,
Ya da ensemizdeki mektup cızırtıları,
Karşı yakalı Isfahan’ın parsi dualı nefesi,
Hışır hışır savrulan ve aşka dolaşan rüzgârsa candır,
Tuzlu tadıyla dudak aramızda gulamım,
Develerin ve hurmanın boynuna dolanan nefesse zincir,
Bağırır tarikinde ölümün: çekin beni dara!
Çekin semayı bulandıran kainatın ateşten cellatları!
***
Boğulur ya turaç kuşları şahım,
Anımsasana hani yel atanda telleri savrularak,
“BoÄŸuluyorum ah!” der ya damakları saran tuzlu tat

Bitmez ya bu gece “Ah nerede sabah?”
Biz arananlar meslek erbabındanız,
Ta bir çelebi evliyadan bu yana,
Kimi zaman karlar altında titreyerek,
Bazen de yana yana…
3/:
Bedeni küçücük bir hüzündür mirzam,
Aslında yıllar sonranın artık aşkları.
Beyni bin batman çeken bir naacal rahibinin,
Zonklar ya tüm kanı şakaklarında,
Sevda savaşçısının zaferi pörsür ya yarı yolda apansız,
Savaşçıya yine de o sevdasının tuzlu çökeltisi,
Bana karanlık gayyaların sonsuz dibi kalır.
Ama hıza vurgundur çölde marallar,
Nazlı karacalar kurtuluş yolunda,
Çitaların estetik imamesi sayılan hızına eş değilse şahım,
Bana kendi av alanıma diz üstü düşmek kalır…
Bedenimi bir yabani el alır,
Zamansız ve apansıa vurulan yüreÄŸimi yel…
Åžiir kardeÅŸtir hepimize,
Ensemden tutup kaldırır yerden beni,
Ancak ruhumu meccane alır.

Bu içerik için hiç etiket yok.

Bu içerik ilginizi çektiyse bunlara da göz atabilirsiniz:

Yorum yapın ya da yanıt yazın