Bir düşüm var benim(*)
tuncaucer | 20 January 2007 | Başlık: Deneme, Güncel | 2 yorum var
Her zamanki gibi televizyonumun çektiği tek düzgün kanal olan NTV’yi açıp koltuğa yayılmıştım. Uzun zamandır süren hastalığımı atlatmanın rahatlığıyla iyice gevşemiş neler oluyor diye bakıyordum. Bir son dakika haberi başladı, sunucunun sesini duymuyor, altta yazanları okuyordum; “Gazeteci Hırant Dink gazetesinin önünde silahlı saldırı sonucu öldürüldü.” Aklıma gelebilen en kötü senaryo 2007 Türkiyesi’nde bir gazetecinin silahlı saldırıya uğrayabileceğiydi, nedense öldürülebileceği bir türlü aklıma gelmedi. Ama haber ilerledikçe, görüntüler ilerledikçe bunun doğru olduğunu kabul etmek zorunda kaldım.
O kadar dalmışız ki tartışmalarımıza, kendi uydurduğumuz değerleri insanın üzerine koymuşuz. Mecliste, televizyonda, radyoda, sokakta, sınıfta tartışırken bazı “kutsal”, bazı “vazgeçilemez” konulardan, üslubumuzu şaşırıp, haddimizi aşıp birbirimize fena saldırmışız. Örneğin; konu Ermeni meselesi olduğunda herhangi aksi bir düşünce ile karşılaştığımızda takındığımız tavrı düşünelim. Siz “Ermeni Soykırımı” vardır diyen ya da diyebilen bir insana on kişiden dokuzunun ne diyeceğini hiç düşündünüz mü? “Vatan haini!” Yani bu ülkede vatanınızı, insanınızı, milletinizi, devletinizi, yurdunuzu sevip sevmediğiniz yaptıklarınızla değil, insanların sizin hakkınızda söyledikleriyle ilgili. Bu ülkede Hrant Dink vatan haini olur –ne kadar hain olduğunu anlamak için Avrupa Parlamentosu’nda ya da diasporaya karşı yaptığı Türkiye savunmalarında görmek gerek- ama Polat Alemdarlar kahraman oluyor.
Çek Cumhuriyeti’nden bir arkadaşım, ülkemizin tarihi ile çok ilgiliydi. Osmanlı Tarihi ile Mustafa Kemalle, Modern Cumhuriyetle ilgili bir çok soru sorduktan sonra konu beklendiği gibi Ermeni Meselesi’ne geldi. Bu kendi içimizde çetrefilli bir hal aldığı kadar, dışımızdakilerle de ilgili çetrefilli bir mesele. Ona dilim döndüğünce şunu söylemeye çalıştım: O zaman neler yaşandığını söyleyebilecek kadar yetkin değilim ama anormal olan, birinin benim ülkemde çıkıp da Ermeni Soykırımı vardır dediğimde oraya çıkan durumla, burada-Fransa’daydık- “Ermeni Soykırımı yoktur” dediğimde ortaya çıkan durum. Ama ben o durumları, o gün orada açıklamaya çalışırken bugün olanlar aklımın ucundan bile geçmemişti, geçemezdi…
Bugünkü durum… İstanbul’un en işlek caddelerinden birinde, bir adam yatıyor kaldırımın üzerinde, üzeri beyaz bir örtü ile kaplı. Bir Ermeni, yani “ötekiler”den. Ama ağzında salyaları ile mahkeme kapılarında uluyanlardan daha “bizimki”lerden… Ve o adam satılmışların önde gideni, ama öylesine ucuza satmışki demekki kendini, yatıyor beyaz örtünün altında, altı delik ayakkabısıyla…
Bizim kuşağımız yakın tarihimizin en kanlı günlerini yaşamadı, yaşamadık ama hissettik. Uğur Mumcu resmi hep baş köşesinde oldu kitaplığımızın, Ahmet Taner Kışlalı öldürüldüğünde bunu anlayabilecek yaştaydım ve bu ölüm karşısındaki tepkisizliğe şaşacak kadar olayları kavrayabiliyordum, ama gene de buna şaşırıyordum. Çünkü insanlarımız bu ve bunun gibi cinayetlere alışmışlardı. Bizden önceki nesiller bunları kanıksamışlardı. Ama ben bunu kabullenmek istemiyorum. Gazeteleri, evleri önünde öldürülen gazetecilere her zaman aynı duygularla sahip çıkmak istiyorum. Buna tepkisiz kalmak, kabullenmek buna ortak olmaktır, biliyorum, o yüzden susamıyorum.
Onlarca senaryo yazılabilir bu cinayet hakkında. Konu dış ilişkilerle, iç işlerimizle, Ermeni Meselesi ile bağlanabilir. Ama bence esas üzerinde durulması gereken nokta, bu topraklar üzerinde halkların birlikte yaşayabilme iradesidir. Bu saldırı, Hrant Dink nezdinde bu iradeye yapılmıştır. Olabilecek en kötü senaryo bu topraklar üzerinde Türkler ile Ermeniler arasındaki elektriğin, bu saldırı dolayısıyla bir gerilime dönüşmesidir. Tarihimiz bu tip ortak yaşam iradesini sarsacak örneklerle dolu, ama bu sefer buna izin vermemeliyiz ve vermeyeceğiz.
Bugün televizyonda o üzeri beyaz bezle örtülü adama baktığımda bir düş kurmaya başladım ben de.
Artık bir düşüm var benim, gün gelecek bu topraklar üzerindeki her birey yanındakinin etnik kökenine bakmadan, umursamadan beraberce yaşayabilecek,
Bugün bir düşüm var benim, gün gelecek bu topraklarda aydınlar, gazeteciler öldürülemeyecek,
Bugün bir düşüm var benim, gün gelecek bütün dünya görüşlerinden, dini inançlarımızdan, etnik kökenimizden sıyrılıp, ötekileşmekten, ötekileştirmekten vazgeçip gerçek “birliğe” varabileceğiz hep beraber,
Bugün bir düşüm var benim, gün gelecek, sapla samanı karıştırmaktan vazgeçeceğiz. Yurdunu sevenle, sevmeyeni, fiyakasından değil, esasından anlayacağız ve eğer illaki bir kahraman yaratacaksak, onu, siyah ciplilerin içinden değil, ayakkabısı delik olanların arasından seçeceğiz,
Bugün bir düşüm var benim, gün gelecek, bu toprakların üzerindeki savaşlar bitecek, insanların kafasındaki çatışmalar sona erecek.
Bugün bir düşüm var benim, gün gelecek, bütün düşüncelerin üzerine özgürlüğü koyabileceğiz,
Ve o zaman bu toprakların hak ettiği güzel günler gelecek… Ve gittikleri yerde, bu ülkenin şehitleri rahat edecek.
(*)29 Ağustos 1963 tarihinde Martin Luther King’in yaptığı konuşmanın can alıcı cümlesi. Bu konuşmanın bazı kısımları İncil’den alınmıştır.
“Güvercin Tedirginliği”
Derinden geldi yine
Karanlık kustu namlu
Güvercine dokundu kurşun
Barış dalını ben tuttum
Güvercin düştü yere
Evin Okçuoğlu
diyorum ve bu anlamlı yazı karşısında gençlerle hâlâ bir adım ilerleyememiş ortak düşleri paylaşıyorum, onlara daha ileri umutlar düşler için yolları açamamaktan dolayı üzgünüm…
‘Abrekyereğek payts mez bes çabrek.’
‘Yaşayın çocuklar, ama bizim gibi yaşamayın.’
Ermeni ozan Tumanyan