Hrriyetin Yeniden lan'nn 100. Yl | Aralk 1908 | Osmanl Meclisi

Bir Gezinti


Gönderen: mutlukocakurt • 24.12.2006 • Türü: Deneme, Edebiyat

Adam, 30 adım öteden, giriş kapısının üzerindeki arapça yazılı levhaya bakıyordu. Kapıdan girip çıkan insanların ve kapı önü kalabalığının üzerinden zar zor ayırıp yukarı çekebildiği bakışlarını tekrar aşağı kaydırdı. Arapça bilmiyordu. İnsanların, kovandaki arılar gibi girip çıkarken birbirine kısaca elleriyle dokunmaları çok dikkatini çekmişti. Görüntü öylesine ilginçti ki, fotograf makinasını yanına almadığına tekrar pişman oldu.Az önce de birbirine yaslanmış eski evlerin dizili olduğu dar ara sokaklardan geçerken lanet okumuştu. Zaten bugünlerde işleri doğru dürüst gitmiyordu. Buraya gelmeye çoktan karar vermiş, ama bir türlü fırsat bulamamıştı. Ama bu manzarayı görüntüleyemeyecek olması onu gerçekten üzdü. Biraz sonra buralardan ayrılacağı için, gördüklerini ancak hafizasına kaydedebilecekti. En azından gördüklerine daha fazla dikkat vererek bakmaya karar verdi:
Kapı önünde oyalanan erkeklerden, yaşı uygun olanlarının hepsinin bir çeşit hacı sakalı vardı. Gençlerden bazıları onlara özenmiş, traş olmayarak orjinalin, komik görünümlü birer taklitlerini bırakmışlardı. Hepsi takkeli, cüppeli ve şalvarlıydı. Daha genç olanların üzerindeki tek tip elbise, bir çeşit öğrenci olduklarını gösteriyordu. Ayakkabıları basit, iklim şartlarına uygun hafif ve ince idi. Kolay giyilip çıkarılan cinstendiler. Yüzlerinden, genelde aynı yöreden gelmiş oldukları anlaşılıyordu. İçeri girip dolaşmayı ve insanların orada neler yaptığını görmeyi çok isterdi, ama cesaret edemedi. Ne de olsa o bir yabancıydı ve onlara sıcak gözle bakmadıklarıni çok iyi biliyordu. Kendisinin Türk ve müslüman olması bile gerektiğinde yeterli olmayabilirdi. Şurada gülümseyen adamlardan hangisinin ne olduğu hiç belli olmazdı.
Vakit öğleyi epey geçmişti. Ezanlar okunmaya başladığında gözlerini sokağın sağına, şehir merkezine giden bölüme doğru çevirdi. Sanki merkezden gelen bir aydınlık, o yönü aydınlatıyordu. Çarşaflı kadınların arasından, tek tük daha gevşek bağlanmış başörtülü, hatta tamamen başı açık gösterişsiz kadınlar görünüyordu. Muhtemelen kuran’dan veya çocuklarına verdikleri isimlerden ( ki aralarında zaten bir fark yoktu ) alınmış adlar taşıyan giyim kuşam mağazaları ve dükkanlar bu tarafa doğru çoğalıyordu.Sola baktığında ise cadde, eski şehir surlarından kalan parçalar eşliğinde daha tenhalaşıyor, hafif yokuş aşağı iniyordu. Yaşlı ve çarşaflı bir kadın, kendisi için oldukça ağır bir teneke kutuyu, her adımda bir yana devrilecekmiş gibi taşıyordu. Bu taraf biraz daha soğuk ve ürkütücü göründü gözüne. Ne tarafa gideceğine karar vermesi uzun sürmedi.
Arada bir arkasına bakarak yokuştan aşağı inerken, kendisi için yasak bir bölgeye girdiğini biliyordu.. Geri mi dönseydi acaba ? Biraz ürperdiğini hissetti. Evet, burası tehlikeli görünüyordu, ama…. Hayatı boyunca kalabalıkların ve doğruların peşinden gitmemişmiydi zaten ? Ne kazanmıştı ? Buraya gelmekteki amacı neydi ki ? Modern yaşamın empoze ettiği gibi “Kendini” mi arıyordu ? Yoksa böyle yerlerden zevk mi alıyordu gerçekten . Buralarda dolaşmak yerine daha kalabalık yerlerde bir tatil mi yapsaydı ? Bugüne kadar olan yaşantısından neden sıkıldığını bazen kendisi de anlayamıyordu. Özellike böyle belirsizliklere doğru yürüdüğü zamanlarda.
Nasıl olduğunu anlamadan sokaların labirentinde kaybolmuştu bile. Yokuş aşağıya doğru yürümüyormuydu ? Yaklaşık 15 dakkadır hep yukarı doğru yürüdüğünü hatırladı. “Çok güzel” dedi. Kaybolmuştu. Tek tük çocukların oynadığı ama onun dışında bomboş sokaklarda, camların ardında gözlendiğini hissediyordu. Yürümekten başka çare yoktu. Yürümek, ve yürümüeye devam etmek….bugüne kadar yaptığı gibi….ve bundan sonra nasıl hep yapacaksa……yorulduğu güne kadar.
Biraz sonra rampa bitmiş, yol tekrar düzayak olmuştu. Birden durdu.Yönünü bulmak için etrafına bakarken gördüğü şey karşısında birden donup kalmıştı. Sokağın sağında köhne bir evin yaslandığı sur parçasına bakıyordu. Ağır adımlarla sur’un önüne geçti. Sur duvarınm içinde kocaman bir kemer vardı. Yavaş yavaş başını yukarı kaldırdı. Sur’un tepesine doğru bakınca bir kemer daha gördü. Başını sola çevirdi ve öyle bakakaldı. Nefes almayı unuttuğunu farkedene kadar uzun uzun baktı. Kemerler sürüp gidiyordu. Bunlar şehir surları değildi. Şehrin eski su sisteminin parçası olan su kemerleriydi. Onları günler öncesinde uzaktan görmüş ama nedense oradan görmeye değer bulmamıştı. Aptallığına ve önyargısının kendisini yönlendirmesine izin verdiği için kendisine çok kızmıştı. Su kemeri, içinde bulunduğu sokak boyunca uzuyordu. Tabiki, bu sokak kemer boyunca kurulmuştu, ama hayat herzaman bulunduğu ana tutunuyordu. Kemer günlük hayatın içinde bir dekor olmuştu artık sadece. Bu kemer yapıldığında burdaki sokak da yoktu, bu sokaktaki insanlar da, onların ataları da. Kimbilir inşaa eden insanların ataları, şu ana burada oturanların ataları hakkında neler düşünmüştü ? Onlarla dalga mı geçmişlerdi ? Yoksa onların varlıklarından haberdar bile değillermiydi ? Acaba 1000 yıl sonra burada yaşayacak olan insanlar, bu sokağın sakinleri hakkında ne düşüneceklerdi ? Bir şehre, bir ülkeye hatta herhangi birşeye sahip olmak gerçekten ne anlama geliyordu ki? Zaman, bütün hırsları nekadar da acımasızca komik duruma düşürüyordu…
Kemer boyunca yürümeye başladı. Yürüdükçe, kemerin dibine kurulu, alçak tabure ve masalar, ve bunlarda tek tük oturan ve çay içen bakımsız adamların yanından geçti. Az önce gezdiği yerlerin aksine burada kendini daha az tedirgin hissetmişti nedense. Bakışlar düşmanca değil, daha çok ilgisiz denilebeilecek türdendi. Sokağın ileride bir meydana açıldığını görebiliyordu artık. Kalabalığın ve çok da yabancı olmadığı şarkıların sesi gelmeye başlamıştı bile. Birkaç adım sonra sokağın sonuna gelmişti…
Gülümseyerek önündeki manzaraya baktı. Pazar meydanı dikdörtgen biçimliydi. Ortasındaki adada dükkanlar diziliydi. Dükkanların etrafını çeviren 20 adım genişliğindeki alanın etrafında yine dükkanlar vardı. Birkaç değişik yerden Kürtçe şarkılar yükseliyordu. Burası, daha önce sözü edilirken duyduğu, buranın Kürt mahallesine ait pazar yeriydi.
Etrafı dolaşmaya başladı. Burada en fazla et satıldığını farketti. Ancak buradaki manzara şu ana kadar gördüğü herhangi bir et pazarından çok farklıydı. Ağızlaından dilleri dışarı sarkan, bazıları pişirilmiş koyun başları üstüste dizilmişti. Bazılarının ters olarak konmaları dikkatini çekti. Yeni çıkarılmış işkembeler kancalardan sarkıyor, koyun ayakları, ve boğazları, iç organların ve koyun testislerinin yanında temizleniyor ve sergiye sunuluyordu. Sanki insanlarla koyunlar arasında yıllar süren bir savaş hayvanların ağır yenilgisiyle sonra ermişti. Hayvanlar isyanlarının bedelini şimdi acı bir şekilde ödüyor gibilerdi. Bu topraklarda insanlar arasında bile az rastlanan bir durum değildi bu. Et ve kan kokularına, taze baharat kokuları karışıyordu. Taze etlerin pişirilip yöresel yemekler olarak sunulduğu lokantalar, normalde iştahını açardı, ama buradaki manzara bunu engellemişti. Çığrtkanlar kürtçe bağırarak mallarını sunuyor ve insanları dükkanlarına davet ediyordu. Bazı dükkanların duvarlarında, geçen seçimden kalma eski parti afişleri, insanların göründükleri kadar apolitik olmadıklarını gösterse de, herşeye rağmen burada, az önce şahit olduğu bağnazlıktan eser yoktu.
Dükkanları dolaşırken, türkçe konuşan bir esnaftan, tepede eski bir manastır olduğunu öğrendi. “Oradan şehre bakmaya doyamazsın” demişti şiveli. Dik yokuşları ağır ağır yukarı doğru tırmanırken hala kulağında çınlıyordu dükan sahibinin lafı ; “……doyamazsın !” Bu önemsiz laf neden aklına takılmıştı bilmiyordu. Sanki onu çok iyi tanır gibi söylemişti. “doyamazsın”. Gerçekten doyamıyormuydu ? Ne 14 yıl evli kaldığı karısı, ne dünya güzeli çocukları, ne şehir dışında, sakin bir mahallede bulunan bahçe içindeki evi, ne arabası ne düzenli işi ne de kaçamakları. Hiçbirisi “doyurmamıştı” onu. İnsanların %80’i onun sahip olduklarına sahip olmak için sağ kollarını vermeye hazırdı. Bunun farkındaydı. Ama yine de doymamıştı işte. Sebebi bunları az bulduğundan değildi. Biliyorduki, bunlardan daha fazlası da doyurmayacaktı onu ; İkinci araba, bir çocuk daha, daha güzel bir ev, işyerinde kariyer….daha fazlasına değil, daha “farklısına” ihtiyacı vardı doymak için. Hayatı boyunca dengesiz beslenmişti…
Yokuşun sonunda manastır göründü. Biraz hayal kırıklığına uğradı. Manastır berbat durumdaydı. Yolunu kaybeden bir turistin burayı bulma ihtimaline karşı, ana kapıya koyduklarıi ve birkaç dilde yazılmış olan yazıdan ojinali manastır olan binanın, sonradan cami ve tekke’ye çevrilmiş olduğunu öğrendi. Ana kapı, tahtalar çakılarak kapatılmıştı. Binanın etrafında dolaşırken, diplerinde yakılmış ateşlerin kararttığı duvarları, ayyaşların gece içip bıraktıkları içki şişelerini gördü. Buna rağmen burasının mistik havasını hissedebiliyordu. Gözünün ve burnunun algıladığı bütün olumsuzluklara rağmen, burada olmaktan mutlu olduğunu anladı. Kendi kendine gülümsedi. Binanın etrafındaki turunu tamamlamak üzereyken, yanlız olmadığını farketti.
Orta yaşlı ve beyaz sakallı bir avrupalı turist fotoğraf makinasıyla, tıpkı kendisi gibi binanın etrafında dolaşıyordu. Makinasını almadığına tekrar pişman olacakken, turistin hiçbir fotograf çekmediğini farketti. Onun yerine o da buranın havasını içine çekiyor, gördüklerini beyniyle değil adeta ruhuyla algılıyordu. Suratında bir gülümseme vardı. Gözgöze geldiler ve birbirlerine kısa ama nazikçe gülümsediler. 5 saniye içinde aralarında kurulan iletişim öylesine yoğun olduki, herhangi bir söze gerek bile kalmadı. İkisini de bugün buraya çeken şey ne ise, adeta yanlız olmadıklarını gösterdi onlara. Avrupalı turist, sanki bu anı beklemiş gibi, arkasını döndü ve yokuştan aşağı doğru kayboldu. Yine kendisiyle başbaşa kalan adam önünde beliren, ve muhtemelen manzarayı seyretmek için kurulmuş çay bahçesine doğru yürüdü. Burada hava biraz rüzgarlıydı ama o yine de terasın en ucundaki masaya oturdu. Manzara gerçekten güzeldi. Arkasından garsonun sesi geldi :
“Hoşgeldiniz abi. Ne getireyim ?”
“Çay lütfen”
“Tabi…
Önünde bütün güzelliğiyle Haliç duruyordu. Unkapanından aşağıya ve saraçhaneye doğru yukarıya akan trafiğin sesi buradan rahatsız edemiyordu artık. Halicin karşı tarafında modern Istanbulun silüeti görünüyordu, ama yine de manzaranın hakimi, Haliçle aynı karede yer alan Galata kulesiydi.
Manzara gerçekten doyumsuzdu…

Bu içerik için hiç etiket yok.

Bu içerik ilginizi çektiyse bunlara da göz atabilirsiniz:

Yorum yapın ya da yanıt yazın