Parodos (Platon’un Devlet’indeki maÄŸara mitosu üzerine)
Gönderen: H.G. Özkoray • 8..2007 • Türü: Deneme |
Bu bir Kafka hikâyesi ya da bir Borges anlatısı olabilirdi. Günün birinde, bir adam uyanır ve etrafına bakar, bomboş bakışlarla. Yarıgölgede arkadaşları her zamanki gibi fısıldaşıyor ve geride, kayalık ekranın üzerinde gördüklerinden konuşuyorlardı. Dik, esnek ve çevik gölgeler birbirlerine zincirleniyor (bağlanıyor), arzularının devinimlerine katılıyorlardı. Sadece o kararsız kaldı. Onu sarsan, gölgelerin resminden çok, bir sonraki aşamada neyin geleceğini sezinlemeye çalışanların sözleriydi. Surların üzerinde kayan şu gizli ürpertilerden bahsetmeyi artık istemiyordu. Ne gözlerini kapadı, ne de başka bir yana baktı; zihnini her zaman için oyalamış olan gölgelerin akışını bir an için durdurmakla yetindi. Her zaman için, peki, ya daha öncesi? Belli belirsiz başka birşey anımsar gibi oldu ve tedirginliği arttı. Tuhaf bir huzursuzluktu. Ağızlarından tek bir kelime çıkmayan ve tanıdık görünümlerden sapmadan açlıklarını ve susuzluklarını gidermeye çalışan diğer insanlardan eser yoktu. Alışılmadık bir hareket dört dönmeye başlamasına yetiyordu, asla görmediği birşeyi tanıyormuş gibiydi. Hatırladı, ve o anda, ilk defa, daha önce hiç düşünmemiş oldukları onu hayrete düşürdü.
Ayağa kalktı, şimdi, nasıl olduğunu bilmeden, başı dönmeye başlıyordu. İleri bir adım attı, sendeledi ve düştü, ama kendini görünmez bir el tarafından kaldırılmış gibi dimdik ayakta buluverdi. Sonradan sık sık tekrarlanacak düşüşünün verdiği duyum tatsız değildi; kendisinde merak uyandıran her düşüş kalkmaya ve ilerlemeye yöneltiyordu. Yürümeyi tek başına öğrendi, ve şaşırtıcı bir biçimde, anladığının ayırtına varmaya başladı ya da kendi deyişiyle düşünümlemenin aynasına ihtiyaç duymaksızın hareketlerinin düşüncelerine yansıdığını öğrendi. Tüm bunlardan gözleri kamaştı ve durdu. Farkına varmamıştı ama, yere uzanmış vücutların üzerinden atlayarak geçmekten, tüm itirazları, hatta gölgeleri bile unutmuştu kendini taştan duvarın önünde bulmak için. Ne olduğunu bilmediği çıkış yolunu aramadı ve sağındaki duvarı gücünün ölçüsünü onda buluyormuşçasına elleriyle yoklayarak takip etmekle yetindi. Aniden sırtını dayadığını sandığı duvarın diğer tarafına geçmişti, çetinleştikçe belirginleşen bir yokuş çıkıyordu. Yükselen yolla içinden geçtiği berraklık arasında bir ayrım yapamıyordu henüz. Bu başka şeydi, -berraklıkta yükselen bir yol-; oldukça hoşnuttu, çünkü aydınlık-yolu düşünüyor ve aydınlık-yolu düşündüğünü düşünüyordu. Fakat, çaba düşünümlemeye değil, aşmaya dayanıyordu.
Geriye dönmeden, ısıtmaya baÅŸlayan ışığın önüne, baÅŸka bir ateÅŸin ve baÅŸka bir sıcaklığın fikriyle geçti. Çok tuhaf, dedi kendine yeniden, ve bu düşünceyi dile getirmiÅŸ olduÄŸu için mutluydu, ama ötede baÅŸka bir ışık kaynağıyla karşılaÅŸacağından emindi- “ötede”nin tam olarak ne anlama geldiÄŸiniyse pek bilemiyordu. Belki de ateÅŸ ona büyük ışığı düşündürüyordu, veya büyük ışık ateÅŸi tanımasını saÄŸlamıştı. Fazla önemi yoktu. Biliyordu ve artık, bildiÄŸini biliyordu, ne kadar ilerlerse her ÅŸey o kadar aydınlanacaktı. Ve aydınlanmanın bir yeÄŸinlik ya da yoÄŸunluktan çok, bulutların arasından süzülerek gölgeyi berraklığa kavuÅŸturan bir ışık huzmesi olduÄŸunu anladı. Bıkmadan önce uzun süre sevmiÅŸ olduÄŸu gölgeleri anımsayarak, “aydınlık-karanlık” bir imge tasarlamayı eÄŸlenceli buldu. Bir ÅŸey nasıl hem bir zamanların gölgeleri gibi karanlık, hem de bugünün yolu ve yol boyu uzanan taÅŸları gibi aydınlık olabilir?
