Parodos (Platon’un Devlet’indeki mağara mitosu üzerine)
H.G. Özkoray | 8 September 2007 | Başlık: Deneme | Tek yorum »
Bu bir Kafka hikâyesi ya da bir Borges anlatısı olabilirdi. Günün birinde, bir adam uyanır ve etrafına bakar, bomboş bakışlarla. Yarıgölgede arkadaşları her zamanki gibi fısıldaşıyor ve geride, kayalık ekranın üzerinde gördüklerinden konuşuyorlardı. Dik, esnek ve çevik gölgeler birbirlerine zincirleniyor (bağlanıyor), arzularının devinimlerine katılıyorlardı. Sadece o kararsız kaldı. Onu sarsan, gölgelerin resminden çok, bir sonraki aşamada neyin geleceğini sezinlemeye çalışanların sözleriydi. Surların üzerinde kayan şu gizli ürpertilerden bahsetmeyi artık istemiyordu. Ne gözlerini kapadı, ne de başka bir yana baktı; zihnini her zaman için oyalamış olan gölgelerin akışını bir an için durdurmakla yetindi. Her zaman için, peki, ya daha öncesi? Belli belirsiz başka birşey anımsar gibi oldu ve tedirginliği arttı. Tuhaf bir huzursuzluktu. Ağızlarından tek bir kelime çıkmayan ve tanıdık görünümlerden sapmadan açlıklarını ve susuzluklarını gidermeye çalışan diğer insanlardan eser yoktu. Alışılmadık bir hareket dört dönmeye başlamasına yetiyordu, asla görmediği birşeyi tanıyormuş gibiydi. Hatırladı, ve o anda, ilk defa, daha önce hiç düşünmemiş oldukları onu hayrete düşürdü.
Ayağa kalktı, şimdi, nasıl olduğunu bilmeden, başı dönmeye başlıyordu. İleri bir adım attı, sendeledi ve düştü, ama kendini görünmez bir el tarafından kaldırılmış gibi dimdik ayakta buluverdi. Sonradan sık sık tekrarlanacak düşüşünün verdiği duyum tatsız değildi; kendisinde merak uyandıran her düşüş kalkmaya ve ilerlemeye yöneltiyordu. Yürümeyi tek başına öğrendi, ve şaşırtıcı bir biçimde, anladığının ayırtına varmaya başladı ya da kendi deyişiyle düşünümlemenin aynasına ihtiyaç duymaksızın hareketlerinin düşüncelerine yansıdığını öğrendi. Tüm bunlardan gözleri kamaştı ve durdu. Farkına varmamıştı ama, yere uzanmış vücutların üzerinden atlayarak geçmekten, tüm itirazları, hatta gölgeleri bile unutmuştu kendini taştan duvarın önünde bulmak için. Ne olduğunu bilmediği çıkış yolunu aramadı ve sağındaki duvarı gücünün ölçüsünü onda buluyormuşçasına elleriyle yoklayarak takip etmekle yetindi. Aniden sırtını dayadığını sandığı duvarın diğer tarafına geçmişti, çetinleştikçe belirginleşen bir yokuş çıkıyordu. Yükselen yolla içinden geçtiği berraklık arasında bir ayrım yapamıyordu henüz. Bu başka şeydi, -berraklıkta yükselen bir yol-; oldukça hoşnuttu, çünkü aydınlık-yolu düşünüyor ve aydınlık-yolu düşündüğünü düşünüyordu. Fakat, çaba düşünümlemeye değil, aşmaya dayanıyordu.
Geriye dönmeden, ısıtmaya başlayan ışığın önüne, başka bir ateşin ve başka bir sıcaklığın fikriyle geçti. Çok tuhaf, dedi kendine yeniden, ve bu düşünceyi dile getirmiş olduğu için mutluydu, ama ötede başka bir ışık kaynağıyla karşılaşacağından emindi- “ötede”nin tam olarak ne anlama geldiğiniyse pek bilemiyordu. Belki de ateş ona büyük ışığı düşündürüyordu, veya büyük ışık ateşi tanımasını sağlamıştı. Fazla önemi yoktu. Biliyordu ve artık, bildiğini biliyordu, ne kadar ilerlerse her şey o kadar aydınlanacaktı. Ve aydınlanmanın bir yeğinlik ya da yoğunluktan çok, bulutların arasından süzülerek gölgeyi berraklığa kavuşturan bir ışık huzmesi olduğunu anladı. Bıkmadan önce uzun süre sevmiş olduğu gölgeleri anımsayarak, “aydınlık-karanlık” bir imge tasarlamayı eğlenceli buldu. Bir şey nasıl hem bir zamanların gölgeleri gibi karanlık, hem de bugünün yolu ve yol boyu uzanan taşları gibi aydınlık olabilir?
Bu dünyaya örnekdür…
Bu ruhun ışığudur…
Bu da ete kemiğe bürünmüşlüğün,
Ademin vücudunun halüdür…
Bu ruh ışığu ardlarından aydunlattukca,
Cisimler ve vücutlar bu dünyada görünür olurlar…
Işık sönünce vücut kaybolur gider,
Geriye bomboş bir dünya kalur