Ağıt
Gönderen: Tunca ÜÇER • 6.01.2006 • Türü: Öykü

Tamamı
Berbere gitmeye karar verdim.
- Vay, sen de mi berbersin? Bak hele meslektaş çıktık. Kendi dükkanın da var mıydı?
- Evet, Softcut Unisex Kuaför
Eminim söylediğimden hiçbir şey anlamamıştı. Burada yaşayan insanlar bana olduğu kadar, konuştuğum dile, davranışlarıma, alışkanlıklarıma da yabancılar. Ya da normal olan onlarınki, biz yabancılaşmışız… Berber ile sohbeti sürdürüyoruz; daha doğrusu o, konuşmayı sürdürüyor. Aynadan saçlarına bakıyorum adamın. Uzun, siyah, aralarda beyaz teller var, at kuyruğu yapmış ama saçlarına bir dağınıklık hakim; aynadan deniz de gözüküyor, aynadan kumsala ve kumsala çekilmiş kırmızı kayığın yanında, ağları düzeltmeye çalışan amcaya bakıyorum. Yüzünü göremiyorum bir türlü. Hiçbir şey düşünmemeye çalışırken ya da herhangi önemsiz bir şey düşünmeye çalışırken, sanki ta diğer köyden konuşuyormuş gibi gelen berberin, anlattıklarıyla irkiliyorum. Eğer anladığım doğruysa, bir ortağı varmış bu dükkana… Eskiden… Sonra askere gitmiş… Doğu’ya ve bir daha dönmemiş… O günden beri saçını kimse kesmemiş, hep “o” kesermiş, zaten köyden onlardan başka bu işten anlayan da yokmuş, “o” gidince bir kendisi kalmış. Berber de hiç köyün dışına çıkmamış. Aynadan adamın saçlarına tekrar, bu sefer daha dikkatli bakıyorum, en fazla üç yıl olmuş. Yeni mi, eski mi karar veremiyorum. Ölüm için yeni, eski mi var?
- İşini bitir de ben de seninkileri alayım. (Ne dedim ben böyle?)
- Yok amcaoğlu, eyidir böyle.
- Peki (söyledim mi hatırlamıyorum).
Denize açılmaya karar verdim.
Ama bir kişi daha gerekliydi bu iş için, Yusuf’u çağırdım, kabul etti. Yusuf; bu köydeki en eski bir arkadaşım, iki hafta oldu tanışalı, başka da arkadaşım yok zaten burada.
Denizdeyiz. Ben bu denizi, bu köyü seviyorum, diye yineliyorum içimden. Pek ileri gitmiyoruz. Köy ötemizde hemencecik, sırtımı onda dönüyorum. Yusuf, nereden çıkarttığını anlayamadığım peyniri ekmeğin arasına yerleştirip, bana uzatıyor. Pek konuşkan değil, kendisi, ben de zaten susmasını bilen adamları daha çok severim. Sonra yere bıraktığı bıçağa bakıyor, bakıyor. Ben ise; “Dağlara, kayalara bakıyorum. Ya da koyu lacivert suyun derinliklerine, parlayıp geçiveren küçük balıklara”. Elimi soksam hemencecik yakalayacakmışım gibi geliyor.
- Adamın biri, bir öyküsünde ne demiş, biliyor musun?
- Nereden bileyim, adamın ismini bile söylemedin.
- “Tek engel, tek kazanamama erken ölümdür.”
Sessizlik… Deniz yavaştan sallıyor kayığı, mayıştırıyor insanı.
- Peki ya bu adam kaç yaşında öldü biliyor musun?
Sessizlik… Kendim cevaplıyorum, gökyüzüne bakıp. Denizden sonra pek de açık gözüküyor rengi.
- 49.
Biraz daha açıktan, öteden, gemiler geçiyor; kuru yük gemileri. Hep istemişimdir, şöyle bir gemiye atlayıp gitmeyi; üç ay belki dört, belki de daha fazla. Ne zaman vapurla Harem’den geçsem, oradaki fiyakalı gemilerden birine sıçramak istemişimdir, çekerlerdi beni kendilerine. Sessizlik aniden bozuldu:
- Erken mi yani?
- Değil mi?
- Hiç de değil, abim, takma kafaya.
Uzun zamandır ilk defa böylesine rahatlıyorum, dönüp bir köye bir de kuru yük gemilerine bakıyorum. Ta içerilerden, gülümsüyorum.
Dönmeye karar verdi.
Yusuf ile beraber, biri bir kürekte öbürü bir kürekte suyu yarmaya başlıyorlar.
“ Kayık beyaz, kıpırtısız suda bir süre daha usulca akıyor, duruyor.
“Biraz daha beklesek…” diyor ikisinden biri.
(Sis de yok, ama uzaklardan bir düdük sesi eliyor sanki) “
O, artık huzurlu…
Not: Tırnak içerisinde yazılmış olanlar, dayım Mehmet Günsür’ün öykülerinden alınmıştır. Mahcubiyetle.
23.07.2004 | 02:45-03:43
Bu içerik için hiç etiket yok.

SEVGİLİ Tunca,ölüm hep bizledir.Her akşam ölürüz.İşte bazılarımızın gece kuşu olmalarını belki bu açıklar.Onlar daha dolu ,anlamlı yaşamak isterler. Hayata dair güzel şeyleri kendi sessizliklerinde , iç dünyalarının okyanuslarında sörf yaparak yaşamaktır yaşamak. Gençlikteki anlaşılma özlemi, kendini bulma özlemine dönüştükçe sıkıntıları artar kendilerini yetersiz bulmaya başlarlar.Onlar için er veya geç ölüm yoktur.Dolu, dolu dizgin yaşanan değerli anlar vardır. Hayat onlar için biteviye muntazam bir çizgi olamaz. Her gün aynı olursa dirhem dirhem ölürler .Kafka nın karafatmaya dönüşümü gibi. Yaşarken ölmek onlara en ızdırap veren şeydir. Yaşamları da ölümleri de alışılmışın dışında olmalı. Onlar öyle sevilmeli …
Öykün çok güzel.Az kelimeyle çok şey anlatmışsın. Teşekkürler……….
eski bir resimdi sanırım duvarıma bıraktığın…
daha önce görmüştüm dedim ilk.. hep öyle olmaz mı zaten? güzel şeyler daha önce görmüştüm daha önce duymuştum hissi verir.. Deniz hep sakin senin resimlerinde… hava da sakin… ama bi kasvetli…
Sanki tüm balıkçılar biliyor gibi yakında fırtına kopacağını… kaçışmışlar…
Ama sen cesursun.. ordasın… Neden orda olduğunu bile bilmeden… Kırmızı birşey var üstünde saçların kum içinde… anladık deniz çocuğusun da nedir bu yüzündeki kızgınlık be evlat?
Sanki biri zorla istanbulu sürmüş yüzüne…
Duvarıma bu resmi bıraktın çektin gittin… Ve hiç anlayamadım nasıl taşıdığını bu resmin içine,
sesini egenin azgın sularının…