Hrriyetin Yeniden lan'nn 100. Yl | Aralk 1908 | Osmanl Meclisi

Balıkçılar ne zaman dönecekler?


Gönderen: Tunca ÜÇER • 24..2007 • Türü: Edebiyat, Öykü |

Tunca Üçer | Öykü, Hikaye | Balıkçılar ne zaman dönecekler?

Ya da bunların hiçbiri olmayacak, olmadı. Dönüş yolunda üzerinde yazı olmayan bir banka oturacağım. Soğuk içimi titretecek ama ondan korunmak için yaklaşabileceğim bir insan olmayacağından, çaresiz, katlanacağım. Önümden arabalar geçecek bakıp da eğlendiğimiz türden, kafama seninleyken mıhlanmış tabelaları izleyeceğim. Gelen geçenle, yarış yapan arabalarla ilgili yorumlar yapacağım. Böyle geçecek zaman, bu sefer farkı; sensiz. Hem de o kadar sensiz ki, bundan öncekileri hep, içlerinde sen varmışsın gibi hatırlayacağım.

Balıkçılar ne zaman dönecekler?

“sırılsıklam âşık incesaz
kadehlerin mehtaba kaldırılması
adeta düğün
hayat zamanda iz bırakmaz
bir boşluğa düşersin bir boşluktan
birikip yeniden sıçramak için
elde var hüzün”
Attila İlhan

ilk gerçek dostum dedem için…

Gün

İstasyonda bizden başka kimse yok. Az önce biri geldi, mermer merdivenlerden zorlanarak indi, çizelgeyi inceledi. Tren saatlerini beğenmemiş olacak ki yoluna devam etmedi. Adamın hareketleri dikkatimizi çekecek denli yavaştı ve onun bu yavaşlığı, aceleyle gelip, biraz soluklanmak için oturduğumuz bu bankta, bize de bir dinginlik getirdi. Yanımda oturana bakmamak için çevrede gözümü ve beni oyalayacak bir şeyler aradım ama bulamadım; uçuşan kâğıtlar, boyası dökülmüş bir duvar, bir alt geçit, bir gişe… İstanbul’un diğer mahallelerindeki herhangi bir istasyon gibi, sıradan.

İstasyonlar ve trenler… Yazma heveslisi bir arkadaşım, uzun süre önce bana bir öyküsünü yollamıştı. Ortalama her yazarın -ya da yazma heveslisinin- bahsettiği istasyonu; ayrılıkla, yalnızlıkla, kavuşmayla, hasretle ve bunların çağrıştırdıklarıyla birlikte zincirleme bir şekilde anlatıyordu, vasatça. Demek ki, onda da bu gibi derinlemesine bir etki bırakmıştı istasyonlar. Oysa bana sıradan geliyorlardı. Bir otobüs durağı ya da bir vapur iskelesi gibi, onlardan farksız. İnsanlar hep garlardan, istasyonlardan bahsetmeyi seviyorlar ama bende bu coşkulu bahsetme isteğini trenler yaratıyor; Onların iki hedefi hep aynı hat üzerinde müthiş bir disiplinle bağlamaları, o trenler için çalışan ama genellikle hiç gözükmeyen, dikkatimizi çekmeyen yüzlerce insan ve onların emeği, o devasa makineleri raylar üzerinde yani tonlarca demir-çeliği gene demir-çelik üzerinde hareket ettiren o büyük enerji ve bütün bunlara, geçmişte, devrimlerinin geleceğini ve yayılmasını bağlayan insanlarımızın umudu…

Yüzüne bakıyorum, nihayet yüzünde bir duygunun izlerini görebiliyorum, bu; çaresizlik. Bir yanıt verememenin, açıklama yapamamanın çaresizliği. Bir şey görmeksizin, sırt çantasına bakıyor, çanta; yere öylesine bırakılmış. Gözlerini bana çeviriyor, benim bir suçum yok ama, der gibi. Aslında, onu bu kadar içten ve yakın bakarken ilk kez görüyorum, her ne kadar benim istediğim gibi bir yakınlık olmasa da. Ne bunlar, ne evvelsi gün konuştuklarımız, ne uzun uzun bekledikten, hayal ettikten, tasarladıktan sonra yaşadığım hayal kırıklığı ne de başka birşey şu an içinde bulunduğum dinginliği etkilemiyor.

Ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirmiş, bekliyorum, onun da beklediğini. Böyle durumlar, her zaman evimizde gördüğüm ama bir türlü okuyamadığım bir kitabın ismini çağrıştırıyor; “Gün uzar, yüzyıl olur.” Cengiz Aytmatov kadar şanslı değilim, dakikalar saatlere, saatler günlere, günler yüzyıllara ulaşamıyor, yolun başında, dakikalar uzuyor yüzyıl oluyor. Benim, olmakta olanla bir sorunum yok, fakat yüzyıllar geçsin mi, geçmesin mi karar veremiyorum. Aklından neler geçiyor, gitmek için sabırsızlanıyor mu, yoksa kalmaktan mı yana? Yok canım diyorum, kalmaktan yana olsa tercihi, bu istasyonda ne işimiz var, bir evde, bir pastanede ya da bir parkta oturuyor olurduk. O kadar çok canımı sıkıyor ki bu anlık durumlar, aniden vazgeçiyorum onu içimde tutmaktan, özgür bırakıyorum. Dinginliğim bir coşkuya dönüşüyor. Bu istasyonu, bu bankı, bizi, yıllardır yola kök salmış rayları, hepsini yerinden söküp, önüne katabilecek bir coşkuya. Ben onu özgür bırakıyorum, adım adım özgürleşiyorum.

Dün

Turuncusu solmuş bir duvarın dibinde, sarı bir Vakıfbank “bank”ı vardı, bu bank o istasyonun tek bankı olduğu için genelde üzerinde ihtiyarlar otururdu. Bu, zamanla kesin bir kural halini almış, o banka ihtiyarlardan başkası oturamaz olmuştu. Pek çok kez, istasyondaki bu banka oturacak ihtiyar bulunamadığından, bank orada bomboş dururdu. Bugün bankta dedem oturuyor. Ben de kuralı bozmamak için, üç kişilik bankta tek başına oturan dedemin yanında, ayakta duruyorum. Dedem TCDD’nin kendisine vermiş olduğu bastonu sıkı sıkı tutmuş, dalgın, bir şeyler düşünüyor. Ben de gelecek olan treni sabırsızlıkla bekliyorum. Bu, dedemin sürprizlerinden biri. Gene trenlerden birine bineceğiz, dedem hâlâ onların müdürüymüşçesine demiryolu çalışanlarına aksi davranacak, onlar da saygıda kusur etmeyecekler, sonra bilmediğim bir kasabanın istasyonunda ineceğiz, orası ne kadar sıkıcı olursa olsun dedem beni eğlendirecek bir şeyler bulacak, dönüş yolunda makinistin yanına gideceğim diye tutturacağım…

Ya da bunların hiçbiri olmayacak, olmadı. Dönüş yolunda üzerinde yazı olmayan bir banka oturacağım. Soğuk içimi titretecek ama ondan korunmak için yaklaşabileceğim bir insan olmayacağından, çaresiz, katlanacağım. Önümden arabalar geçecek bakıp da eğlendiğimiz türden, kafama seninleyken mıhlanmış tabelaları izleyeceğim. Gelen geçenle, yarış yapan arabalarla ilgili yorumlar yapacağım. Böyle geçecek zaman, bu sefer farkı; sensiz. Hem de o kadar sensiz ki, bundan öncekileri hep, içlerinde sen varmışsın gibi hatırlayacağım.

Bir gün

Hiç yapmadıklarımızı, yapmayacaklarımızı düşünüyorum. Bir rivayet olarak, Paris’e birlikte gidenlerin bir daha ayrılamayacaklarını duymuştum. Paris’teyiz seninle, Montmarte’ta bir kafede, portreni yaparken bir ressam müsveddesi, ben de onun karaladığı her detayı ezberliyorum. Gözümü kapadığımda, zihnimde canlanan, onun çizdiğinden çok daha güzel, bir daha benden ayrılmamak üzere, orada… Place Blanche’tayız, Attila İlhan’a rastlarız umuduyla, ortalıkta ne “aseton kokulu erkek orospular”(1) var ne de “bir zenci, yalnızlıktan kırılan”… Sen ve ben, “cyrano kahvesi”, burayı Paris yapan bir Türk için, Attila İlhan… Seine Nehri üzerinde, bir köprüde yürüyoruz, aramızda gene mesafeler, belki başka bir köprü -ki onlar ayrı kalmışları bağlamazlar mı?- daha. Pont Neuf belki de bu köprü, kim bilir. Hem nasıl da aramıştık inatla bu köprüyü, nehrin öte yakasına geçebilmek için. Sen şimdi bana, o zaman, o köprünün bize olduğundan çok daha uzaksın. Burada Paris’te, bir köprü üzerinde, Seine’de, düşte bile. Lüksemburg Bahçeleri’nde, saraya karşı güneşlenenlerin garipliği, denizi olmayan bir şehrin insanlarının çaresizliği, gülümsetecek ikimizi de. Bir heykel altında bir buçuk kişilik bir bankta, zorunlu bir yakınlık halindeyiz, bu heykel kimin heykeli, suyun üzerinde süzülen bu hayvanların ismi neydi?

Paris’e birlikte gidenler bir daha ayrılmazlarmış. İlk duyduğumda da inanmamıştım, şimdi de inanmıyorum. Paris’te de yalnız, İstanbul’da da, Anadolu’nun bir istasyonunda da, hep yalnız. Kavuşma ne kadar uzaksa, ayrılık ondan da uzak. Dün Paris’te, bugün İstanbul’da bir bankta, peki ya yarın? Hep bir kavuşamama, nerde bu meşhur ayrılık, nerede ayrılanılacak olan?


Bugün

Yurda yeni dönmüştüm. Ne o ışıl ışıl caddeler, ne eğlence merkezleri, ne de gece kulüpleri… Bir masa etrafında birkaç insan, rakı, bolca buz, haydari, acı ezme, ekmek, tuz, peynir, kiraz, bolca memleket sıcaklığı. Ayaklarımı suya daldırdım, deniz ayaklarımın çevresinde kıpırtısız. “Ne içersin?” diye sordu karşımdaki, “Su, su içerim”. Gece. Denizden yavaşça bir esinti geldi üzerimize, deniz de kıpırdanmaya başladı, ay, denizin üzerinde dalgalandı. Ürperdim. Bir müzik mi geliyor uzaktan? Evet, ne de çok severdin bu şarkıyı. Sabah oturduğumuz yerin az ötesindeki iskeleden, pancar motorlu tekneleriyle balıkçılar açıldılar. O zaman güneş henüz doğuyordu, hep beraber oturup balıkçıların denizi yarışlarını izlemiştik. Balıkçılar ne zaman dönerler? Bir şeyler çarpıyor ayağıma, ne cesaretle geliyor bu balıklar bu kadar yakına? Eğilip bir avuç su aldım denizden, yüzüme vurdum, dudaklarımda tuzun tadı kaldı, biraz olsun zihnim de açıldı. Sahi çok severdin sen bu şarkıyı. Ses daha da yaklaşıyor, inadına yapar gibi. Sofraya baktım, rakı bardağı beni cezbediyor, kanmadım. Bu şarkı, bu sofra, rakı, Ege Denizi, kıpırtısız bir gece… Bir de balık olsa sofrada. Belki sen de otururdun yanımıza. Evet, o zaman balık olmalı sofrada:

- Balıkçılar ne zaman dönecekler?

Gülümsedi sofradakiler, balıkçılar da o akşam dönmediler…

(1) place blanche – Yasak Sevişmek – Attila İlhan – Bilgi Yayınevi

Tunca Üçer
Ortaköy, Erenköy, Çiftehavuzlar
03–11 Kasım 2006

Bu öykü aynı zamanda KülÖykü Gazetesi’nin şubat sayısında da yayımlanmıştır.