Ben geldim, gidiyoruz
Gönderen: S. Arda ÜÇER • 7.07.2006 • Türü: Öykü
Onu ilk kez gördüğümde yemek masasında tek başına oturuyordu. Eğer evin diğer odalarının da boş olduğunu bilmesem tek başına oturduğuna inanmazdım. Ara ara belirsizce gülümsüyor, önündeki rakı kadehi ve beyaz peynir ile konuşuyordu. Dışarıda iyice bastırmış karanlığa sırtını dayayan camda belli belirsiz yansımasını görüyordu. Açık olan pencerenin olduğu yöne doğru, teninde hissetmediği ferahlamayı hissedebilmek için, sık sık dalıyordu. Nafile. Temmuz, ihtiyaç duyduğu meltemi esirgiyordu ondan, halen yaşadığı bu sıcak coğrafyada.
Üsten üç düğmesi göbeğine kadar açık, keten, beyaz bir gömlek vardı üzerinde. Gömleği sadece üzerine bir şey giymiş olmak için giydiği öylesine belliydi ki. Yamuk duran gömleğine inat, Uzakdoğu’dan aldığı parmak arası terliklerini tam olarak ayağına oturtarak giymiş. Şortundaki şeftali lekelerinden rahatsız olmadığı kadar sıcaktan rahatsız bu temmuz akşamında.
Arada bir pervanesinin çıkardığı seslere küfür ederek arka odaya götürdüğü ve bu odadan çıkmama cezası verdiği vantilatörü çalıştırmasına rağmen bunalmış durumda. Rakısına attığı buzların bu kadar çabuk erimesine, hem rakısının daha çabuk ısınmasına sebep olduğu için hem de mutfağa kadar tekrar gitmek zorunda kaldığı için sinir oluyor.
Aslında çok da yaşlı değil. En azından ölmek için genç olduğunu söyleyebilirim. Elbette, zamansızca benimle gelen daha genç insanoğulları ile karşılaşmıştım. 65 yaşında, fakat dikkatli bakınca sanki daha genç gözüküyor. Beyazlamış saçlarını yaptığı at kuyruğundan ya da olmayan göbeğinden böyle bir izlenim edinmiş olabilirim. Ancak ne kadar genç gözükürse gözüksün, yazgısı bu kadar. Bu akşam o yazgının son noktası konulacak, koymak zorundayım.
Hayır, ben bir katil değilim. İsmim ve yaptığım görev ‘cellat’ ya da ‘katil’ kadar soğuk karşılansa da katil değilim. Kötü bir görevim ya da ismim olduğunu bile siz fanilerin kendi aralarındaki konuşmalarınızdan ya da son anda bana seslenmeye çalışan biçarelerden öğrendim.
Karşımdaki adam, Ergun, belli ki hayatı dolu dolu yaşamış biri. Duvardaki özgün tablolardan, kitaplığa sığmadığı için televizyonun bulunduğu köşede üst üste konmuş kitaplardan, fotoğraflar ile ölümsüz kılınmaya çalışılan mutlu anlara ait karelerin evin her yerini süslemesinden anladım bunu. Bana verilen bilgilerde de, aslında görevimin bir parçası değil ama merak işte, gençliğinde İtalya’da mimarlık okuduğu, uyuşturucu ve alkolle de bu dönemde tanıştığı vardı. Şu anda onu almam için bana yardımcı olacak rahatsızlığının temelleri de o dönemde atılmıştır, eminim ki. Ya da kızı ve karısına yeterince zaman ayıramamak pahasını kendisini kaptırdığı işinde yaşadığı stres olabilir. Biriktirdiği iş stresini atmaya çalıştığı içki sofralarının da bu sonucu hızlandırmadığını kimse iddia edemez.
Gençken de saçları böyle uzun muydu, bilmiyorum. Ama evdeki albümde, yirmi küsur yıl önce düzenlenmiş bir yılbaşı partisinden kalan fotoğraflarda da saçları uzun. Elbette daha kahverengi. Epeyce. Fotoğraflarda kocaman göbeği ile yer alan kadın sonraki sayfalarda kucağında bir ufaklıkla yer alıyor. O ufaklık şimdi 28 yaşında bir genç kadın. Annesi ile babasının ayrılmasından her zaman babasını sorumlu tutsa da babasının ölüm haberini aldığında o da çok üzülecek, mutlaka. Şüphesiz ki, bu sefer önce annesini sonra kendisini suçlu tutacak bu ebedi ayrılıktan. Onu terk ettiği için annesine, hem buna göz yumup hem de sonraki yıllarda babasına yaklaşmadığı için kendisine kızacak. Oysa her ikisi de suçsuz. Aslında ecel ölümlerinde suçlu da olmaz ya. Bugün Jale ile boşanmamış olsalardı ne değişecekti ki? Ben yine burada olacaktım, belki Jale kanepede bir kadeh kırmızı şaraba eşlik eden bir romana dalmış olacaktı ama gecenin sonu yine aynı olacaktı. Olsa olsa Ergun’un evde bulunma süresi değişebilirdi. Komşuların Ergun’un cesedini bulmaları 27 saat sonra gerçekleşecek. Ama ya kesin sonuç? Kişi huzura kavuştuktan, üzerinde kendisine yük ve acı kaynağı olan bedeninden kurtulduktan sonra dünyevi işlemlerin önemi kalıyor mu? Ruh mutlu bir biçimde gerçek boyutuna doğru yola çıktıktan sonra yapılan dünyevi uğurlamaların geride kalanların acılarını hafifletmek ya da kendilerini daha huzurlu hissetmelerini sağlamaktan başka, bizim bulunduğumuz taraftakilere faydası yok ki.
Şimdi mutfakta. Buzdolabının kapağını açtığında kendisine doğru hızla yol alan soğuk havanın verdiği ferahlığın süresini uzatmak için gözlerini kapatıp birkaç saniye dikiliyor. Yeni donmuş buzları, yeni doldurduğu kadehe atıyor. Sıçrayan rakının masa örtüsüne gelmesini de şortundaki şeftali lekeleri gibi önemsemiyor. İyi de ediyor aslında, böylece son dakikalarında örtü temizlemek yerine bir iki yudum daha içebiliyor rakısından.
Salonda. Sol elinde rakı kadehi, sağ elinde televizyon kumandası, gözlüksüz okumakta güçlük çektiği rakamlara basarak kanal değiştiriyor. Spor programları, yetenek yarışmaları, diziler derken bir filmde karar kılıyor. Film yeni başlıyor, iyi yatana kadar oyalar beni diye düşünüyor, oysa hayır; film onun kalan yaşamından daha uzun. Bu filmin sonunu hiçbir zaman bilemeyecek.
Saat 22:48, zamanı bitti. Ayakta durmakta güçlük çektiğini fark edip, oturuyor iskemleye. Aslında oturmuyor, çöküyor. Gerilen yüz kaslarına inat ekşiyor yüzü, derin derin nefes almaya başlıyor. Biran bıçak gibi keskin bir bakışla benim ona baktığım yöne bakıyor, beni görüyor. Bir şeyler söylemek ister gibi açıyor ağzını. Ama ona fırsat vermeden, ona doğru yürüyorum.
- Merhaba Ergun Bey, ben geldim. Haydi, gidiyoruz.
İtiraz etmiyor, edemiyor. İskemlede kalan bedenine, oturma odasına son kez göz gezdiriyor.
Gidiyoruz.
* Tablo: La Caravage - La Mort de la Vierge “Bakirenin Ölümü”
Bu içerik için hiç etiket yok.

sözcüklerle herşey olunabilirmiş ya,sen de azrail e bürünüvermişsin.bence gayet de iyi etmişsin.çok hoş olmuş gerçekten:)