Hrriyetin Yeniden lan'nn 100. Yl | Aralk 1908 | Osmanl Meclisi

bir sen, hiç olmayacak olan.


Gönderen: Tunca ÜÇER • 26.05.2006 • Türü: Öykü

İnsan eğer kaçtığı/kaçmaya çalıştığı bir şey varsa yalnız kalmaktan korkar. Şimdi rengarenk kıyafetleri, kahkaları, sohbetleri ve bütün aceleleriyle tüm bu insanların arasından sıyırılıp, evimin kapısını kapatıp, içeride oturmak ilk kez bu kadar korkutuyor beni. Ama çaresiz, giriyorum içeri. Kapıyı kapatıp, masama yöneliyorum. Kalemi elime alıp, çekmeceden çıkardığım kağıtları düzgünce masaya yerleştiriyorum. “Ne yazmalı şimdi?” Sana bir mektup yazabilirim, ya da bugün bütün olanları, en azından balık tutan çocuğu anlatmaya başlayabilirim. Ama kendimi ikisi için de pek hazır hissetmiyorum. Şimdi yandaki sedire uzanıp kestirmek, belki de uyumak da iyi bir fikir değil. Geceleri geçtim, gündüzleri bile, ter ve korku içerisinde yataktan fırlamak ya da uykunun bir türlü uğramak bilmediği saatler geçirmek…

Tamamı

kimi sevsem sensin / senden ibaret
hepsini senin adınla çağırıyorum(Attila İlhan)

Huzurun nehir kıyısında oturup, balık tutan çocuğun yanında olabileceğini düşünmüştüm. Bu yüzden, çocuğun yanına oturdum. Bir süre işe yaradı da bu… Hiç ses çıkarmadan, ona yardım ettim. Yemleri seçtim, oltaya yerleştirdim, tuttuğumuz küçük balıklardan yeni yemler yaptım, kovadaki balıklara göz kulak oldum. Bütün bunları sanki hergün yaparmışçasına, sakin ve disiplinle yaptım. Şaşırtıcı olan da çocuğun da bunu olağan karşılamasıydı. Ben sustukça, o da sustu. Ben hızlandım, hızlandı, ben düşüncelere daldım, o da daldı. Sonunda irice bir balık tuttu. Gururla yanındaki bıcağa uzandı, balığın karnını yardı, usulca suya eğilerek içini temizledi. Balığı bıçakla ortadan ikiye ayırdı. Yarısını bana uzattı. “al bunu, yandaki lokantadan tuz, limın ve biraz da yağ iste, biraz ondan, biraz bundan.” Eliyle birşeyi ağzına atar gibi yaptı. Anlamam gereken şey, bütün bu işlemlerden sonra balığı artık yiyebileceğim olmalıydı. Elimde bir parça balık ve biraz da huzurla lokantaya ilerledim. Bir anda başım döndü, toprak dalgalanmaya başladı, dizlerim çözülüyor, toprak su oluyor ben de batıyormuşum gibi geldi. Nedense bu sahne, dalgalanmalar, su, nehir, deniz, çiğ balık bana Hemingway’in “İhtiyar Balıkçı”sını hatırlattı. Ama arada bir ufak fark vardı; “İhtiyar Balıkçı” okyanusun ortasında koca bir balinayı yıkabilecek kadar güçlüydü, oysa ben şu elimdeki yarım yamalak balık canlanıp da bir çırpınsa yere yığılacaktım.

İnsan eğer kaçtığı/kaçmaya çalıştığı bir şey varsa yalnız kalmaktan korkar. Şimdi rengarenk kıyafetleri, kahkaları, sohbetleri ve bütün aceleleriyle tüm bu insanların arasından sıyırılıp, evimin kapısını kapatıp, içeride oturmak ilk kez bu kadar korkutuyor beni. Ama çaresiz, giriyorum içeri. Kapıyı kapatıp, masama yöneliyorum. Kalemi elime alıp, çekmeceden çıkardığım kağıtları düzgünce masaya yerleştiriyorum. “Ne yazmalı şimdi?” Sana bir mektup yazabilirim, ya da bugün bütün olanları, en azından balık tutan çocuğu anlatmaya başlayabilirim. Ama kendimi ikisi için de pek hazır hissetmiyorum. Şimdi yandaki sedire uzanıp kestirmek, belki de uyumak da iyi bir fikir değil. Geceleri geçtim, gündüzleri bile, ter ve korku içerisinde yataktan fırlamak ya da uykunun bir türlü uğramak bilmediği saatler geçirmek… Oysa bunları geride bıraktığımı düşünmüştüm, ama bırakamamışım. Gözüm önümde duran kapıya takılıyor, deniz mavisi, köşelerinden boyaları dökülmüş ahşap kapıya. Açsam kapıyı begonvillerin arasından, sahil yoluna sapsam. Sonra deniz kokusu, biraz esinti… Ama bu bile rahatlatmaz beni. Herşeyden vazgeçtim… Kapı açılsa, içeri girsen. Yüzün güneşten aydınlık, aydınlatsa beni. Demet demet nergiz olsan ya da papatya… Tarifin olamaz hiçbirşey, sana ait bir yüz, bir vücud bile koyamıyorum senin yerine… Görmesen beni her zamanki gibi, fark etmesen. Otursan sedire. Tasa uzanıp bir mandalina alsan, atsan ağzına. Yüzünü ekşitsen, sinirlensen mandalinanın çekirdeğine. O ekşi halinde bile, bir mandalina çekirdeği olabilmeyi dilesem… O an içerisinde bir mandalina çekirdeği kadar yakın olabilsem sana. Biliyorum olmayacak. Aklına bile düşmeyeceğim bugün ya da bugünün her hangi bir anında. Önümde kağıt, elimde kalem. Mektuplar yazsam sana. Kafka kadar çaresiz, Kafka kadar umutsuz… Ama ne ben Kafka olabilecek haldeyim, vuslata o kadar yakın ne de Kafka’ya acıyabilecek halde -en azından Milena’dan yanıt alıyordu ve biliyordu onu sevdiğini-. Anladım ki, mektuplar da birşeyi değiştiremeyecek, çünkü benim için sevilmeden sevilebilmenin yaşamımdaki anlamı, bu bir türlü açılmayan kapının altında kaldı.

ah sen.
duvarlara kazıdığım kavuşulmazlığını.
hep sen.
artık var mısın?
onu bile bilmem.

Kapıyı açıp da dışarı çıktığımda günlerden cuma idi. Bahçeden çıkıp, caminin sokağına girdim. Ahali, namazdan çıkmış, ayyakkabılarını giymekle meşguldü. Cemaatin içerisinden tanıdık birilerini aradım, herkes tanıdıktı, kahveye geçip iki laflayacak adam aradım, yoktu. İnsanlar sağımdan, solumdan birer birer geçerek evlerin arasında dağılıyorlardı. Benden başka o yöne yürüyen insan yoktu. İster istemez yanlış birşey yapıyormuşum gibi hissediyordum. Sonunda kahveye vardım, İçeride iki ihtiyar laflıyordu. Onlara katılmak şu an yapılabilecek herşeyden daha da sıkıcı olmalıydı. Bir sandalye çektim, bir çay söyledim. Kahvenin önünden insan geçiyordu, insanların da bazıları birer sandalye çekerek oturuyorlardı. Onlardan biri de sandalyesini benim masamın yanına soktu, oturdu. Bir sigara yaktı, bir çay söyledi. Telefonu çaldı, bakmadı. Derin bir nefes çekti sigaradan ve sonra daha da derin bir “Ohhh.” Geçen sene oğlunu kaybeden Mehmet Amca da geçti önümden. Pantalon, gömlek, nasırlı eller, o ellerde bir çapa, çapaya takılan gözler, gözlerimizin önü aydınlık ardı karanlık, yırtık bir ayakkabı da çamurlar, çapada çamurlar… Amcanın gözünde tarifsiz bir acı, çaresizlik, bıkkınlık vardı. Muhakkak bunda sıcağın da payı vardı. Ama bir yandan da muhakkak… Kendime baktım sonra. Geride bıraktığım günlere. Mavi kapının karşısında geçen kısır saatlere, sedirde uykusuz geçen gecelere. Kulağım hep müzikte. Müzik? Hep de neşeli şeyler. Ah ne yalan! Aklım sende. Geceler, günler, günler, geceler… Kalktım masadan, kıyıya yürüdüm. Bir taş aldım yerden. Sis içerisinde bir kayık. Kayık içerisinde iki adam. Taa uzaklarda. Taşı bütün kuvvetimle onlara fırlattım. Taş sisi yardı. Sis biraz açıkdı, ben, içim biraz açıldık. Gözüm taşın suya dalışında, sordum kendime: “Değer mi bunlara, değer misin?” Sonra baktım… Gülümsedim.

Hiç eklenmeyecek bir devam-ya da son-;
Soru da “sen”, yanıt da “sen”.

Bu içerik için hiç etiket yok.

Bu içerik ilginizi çektiyse bunlara da göz atabilirsiniz:

2 Yorum var »

  1. mekanlar (ev–balık tutma—cami–kahve— sisli deniz kıyısı) arasında bir tür kopukluk diyebileceğimiz bir şey var. belirsiz ve anlşaşılmaz kalıyor bir şeyler. korkup kaçılan ne. kim ölmüş. sevgiliden ayrılık mı söz konusu. ???
    ama anlatımın güzelliğin e saklanmış hepsi…
    2-3 de yazım hatası var
    hiçbir şey vücut diye yazılması gerekiyor.
    sevgiyle

  2. bir sen, hiç olmayacak olan->
    Daha da beri! Niceye şu yol vuruculuk?
    Madem ki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik benlik?
    ——————
    ah sen.
    duvarlara kazıdığım kavuşulmazlığını.
    hep sen.
    artık var mısın?
    onu bile bilmem.->
    Sual de bilgiden doğar, cevap da.

    Dünyâda sabırsız âşıktan daha biçâre, daha zavallı kim vardır? Çünkü bu aşk, çaresiz bir dertdir. Aşk kederinin ilâcı ne cimriliktir, ne de iki yüzlülüktür. Gerçek aşkta, ne vefa vardır, ne de cefa.

    HZ.M.C.R.

Yorum yapın ya da yanıt yazın