Hrriyetin Yeniden lan'nn 100. Yl | Aralk 1908 | Osmanl Meclisi

Cem


Gönderen: H.G. Özkoray • 12.08.2006 • Türü: Öykü

Cem, okuldan eve dönerken, her zaman geçtiği, geçmekten başka şansının olmadığı bir sokaktan sanki ilk kez geçiyordu. Bu antika dükkanını, hele vitrindeki o görkemli, tahtadan duvar saatini nasıl daha önce fark etmemişti? Bu kahverengi, eski saatin ilk andaki teslim alıcılığı bir yana, zamanını belli sınırlar içerisinde, şartlandırılmış bir şekilde kullanmaya zorlanan Cem, artık ipleri kendi ellerine almak ve vaktini daha iyi değerlendirebilmek için ihtiyaç duyduğu yol göstericiyi bulduğuna inanıyordu. Aslında bu duvar saati, Cem’in asıl yol göstericisiyle tanışması için sadece bir vesileydi. Cem, huzur verici ilkbahar güneşinin ışınlarını yansıtan camlı kapıyı iterek içeri girdi. Kendisini kahverengi yelekli, gülümseyen yaşlı bir adam karşıladı:
 
-         Dükkanımın önünden her gün umursamazca geçen bu delikanlının ziyaretini neye borçluyum? 
-         Vitrindeki şu saat ilgimi çekmişti de…
-         Şu kahverengi, Rus saati! O çok eski bir parçadır. Biraz daha yakından inceleyin, lütfen.
-         Teşekkürler. 
-         Bu saatin neden bu kadar ilginizi çektiğini merak ediyorum. Acaba zamanınızı iyi kullanabiliyor musunuz? 
-         Kullanmak zorunda olduğumu biliyorum ve bunu istememe rağmen ne ailem, ne de okulum buna izin veriyor. 
-         Bu, bana kendi çocukluğumu hatırlattı. Tam olarak ne demek istiyorsun? 
-         Bana sen diye hitap etmeniz daha iyi. Benim en büyük tutkum şiir yazmak; fakat, annem bunu yapmamdan hoşlanmıyor, öğretmenlerim ise çok cesaret kırıcı davranıyorlar. Yazdığım şiirler hakkında bir yorum  yapılmasını beklerken, hocalarım tarafından, arkadaşlarımın önünde defalarca küçük düşürüldüm. Ne işe yaradığını bilmediğim derslere çalışmaya zorlanıyorum. Hayatımda da bana değer veren kimse yok, yeni insanlar tanımak, yeni yerler görmek istiyorum. 
-         Ben senin yaşında müzikle uğraşırdım, kendi bestelerim bile vardı. Piyanom olmadığı için, her gün  50 km. uzaklıktaki hocamın evine giderdim. Müzik aşkım, ailem tarafından, okulu ihmal ettiğim için asla onaylanmadı. Özgürlüğümü kazandıktan sonra ise müziğe olan tutkum çoktan tahrip edilmişti. Üniversiteyi bitirdikten sonra birçok işe girip çıktım. Asıl hayallerimi gerçekleştiremediğim için, başka bir iş yapmaktan zevk alamıyordum. Ailemdeki herkesin ölmesiyle birlikte, tüm evleri boşaltıp, içlerindeki eşyaları buraya yığarak, bu antika dükkanını açtım. Satmaya çalıştığım eşyaların hemen hepsinin bende bıraktığı kötü bir iz olmasına rağmen, her şeyin geride kaldığını, yalnız benim ayakta olduğumu bilmek bana bir üstünlük duygusu ve huzur veriyor. 
-         Sizin durumunuza düşmekten korkuyorum. Yaşlandığımda hayal kırıklığı hissetmek, pişmanlık duymak benim için çok korkunç olur. Kimsenin cesaret edemeyeceği bir şekilde davranmak, bağlı olmamın zorunlu kılındığı şeylerle ilişkimi kesmek istiyorum. 
-         Tanıdığım onca insan arasında beni bu kadar heyecanlandıran, kendimle bir tutacağım kimse olmadı. Kendi gençliğimde yapamadıklarımı en azından senin için yapabilirim. Yeni bir dünyayı ve kendini keşfetmene yardımcı olmayı çok isterim, gerçekten. Birlikte uzun bir yolculuk yapmayı teklif etsem, bunu kabul eder misin? 
-         Sizi yeni tanımama rağmen, güven duyabileceğimi hissediyorum. Teklifinizi kabul etmeye hazırım, yine de işe şu saati satın almakla başlamak istiyorum. 
-         O benim hediyemdir. En kısa zamanda tekrar bekliyorum. 
-         Çok teşekkür ederim, iyi günler!

 
Cem eve ilk kez bu kadar neşeli dönüyordu. Bugün her şey alışılmışın dışında ve kurduğu hayallere çok yakındı. Aradığı gerçek arkadaşı bulmuş olduğuna inanmanın verdiği ve sevinç ve yeni saatiyle eve döndü. Annesi:

 
-         Neden bu kadar geç kaldın?

 
-         Okuldan sonra, biriktirdiğim parayla evimiz için güzel bir saat almak istedim.

 
Annesi saati görünce Cem’i öptü ve ona sarıldı. Cem konuşmaya yaşlı, antikacı adamı anlatarak devam etti; yolculuk fikirleri hakkında en ufak bir şey söylemeden.

 
Annesi, Cem’i gülümseyerek ve hoşuna giderek dinliyormuş gibi görünse de, oldukça endişeliydi. Cem’in bu yeni arkadaşının fikirleri çok rahatsız edici, çocukluğunun Cem’le olan benzerliği de çok korkutucuydu. Bu adam, oğlu için çok tehlikeli olabilir ve onu yoldan çıkarabilirdi.

 
Cem’e, annesi hemen yemek hazırladı. Cem sofraya henüz oturmuştu ki, annesi antikacı ihtiyarla görüşmesinin yasaklandığını bildirdi. Buna çok öfkelenen Cem, masadan kalkarak odasına gitti. Cem’in tepkisine pek anlam veremeyen anne, her akşam olduğu gibi, Cem’in hiç sevmediği dul bir kadın olan komşularına gitti. Orada suyunu içerken, Cem’in öğleden sonra tanıştığı adam hakkındaki kaygılarını biraz da abartarak anlattı, Komşu kadın, Cem’in annesini uğurlarken bu soruna bir çözüm bulacağına söz verdi ve polis için çalışan akrabalarını aradı. Antikacılık yapan ve Cem’le oldukça dostane bir ilişkiye sahip yaşlı adamın, çocukları okuldan sonra zorla dükkanına sokup, onlara kimsenin bilmediği şeyler yaptığını; öğrencileri düşünsel olarak zehirleyerek, onları okula ve öğretmenlere karşı kışkırttığını; çok tehlikeli, hemen kurtulunması gereken bir baş belası olduğunu söyledi. İçini rahat tutması söylendi ve telefon kapandı. Cem bu kadından sezgilerinden yola çıkarak hoşlanmamakta oldukça haklıydı.

                                                               

 
                                                                    *

 
Bütün gün yaşlı adamı düşünerek, sabırsızlıkla bitmesini beklediği okuldan çıkınca, dükkana koşan Cem, aşağı indirilmiş camlarıyla, sahibine ait en ufak bir izin bile kalmamış olduğu yağmalanmış dükkanla karşılaştı. Hüzün ve kızgınlık içinde eve koştu. Annesine bağırarak:

 
-         Sahip olduğum tek arkadaşım da elimden gittiği için mutlu musun, anne?

 
-         Benim bu konuda bir sorumluluğum yok, dün akşam komşumuzla konuşmuştum, sadece.

 
-         Demek, o güvenilmez kadının başının altından çıktı tüm bunlar! Artık burada yapacağım bir şey kalmadı, ben uzaklara gidiyorum anne, dışarıdaki dünyayı görmek istiyorum, burada kendim olmama izin verilmiyor, çünkü.

 
-         Beni nasıl yalnız bırakabilirsin? Sen olmadan, kim bilir ne kadar acı çekerim?

 
-         Üzgünüm, bu sefer beni mecbur bıraktın. Kendim olmama izin vermezken, nasıl yanında kalmamı istersin? Bana istediğim yaşamı sunabilmen imkansız, ben de onu en zor yoldan bulmaya çalışacağım.

 
-         Tek başına nereye gidebilirsin, nereden çıkarıyorsun tüm bunları? Lütfen, benimle kal!

 
-         Tekdüze bir hayat yaşayarak, yavaş yavaş eritilerek ölmek istemiyorum. Rica ediyorum, gitmeme izin ver.

 
Cem’in annesi ağlamaya başladı. Cem buna duyarsız kalamadı; ama, doğru olanı yaptığını biliyordu. Eşyalarını topladı ve annesine son bir kez sarılarak evden çıktı. Yaşlı adamın kaderine üzülüyor ve yan kapıdakine lanet ediyordu.

 
Bulutsuz gökyüzünü seyrederek, ılık ve hafif rüzgarlı havada, akşamları yürümek için gittiği koruyu, belki de sonsuza dek geride bırakmak üzere yola çıktı.

 
Birkaç saat sonra, yorgun ve aç bir şekilde, biraz soluklanmak üzere durdu. Çok daha acil zamanlarda kullanmayı düşündüğü parasını harcamak istemediğinden, önünde durduğu, şehir dışında ıssız ve sakin bir arazide kurulmuş, görkemli sayılabilecek üç katlı evin zilini çaldı. Kapıyı açan üniformasız uşağa, uzun bir yoldan geldiğini söyleyerek, onu kısa bir süre için konuk olarak kabul ederse büyük minnet duyacağını söyledi Cem. Kapı yüzüne kapandı. Beş dakika sonra, efendisine danışmış olarak dönen hizmetkar, Cem’i içeri buyur etti.

 
Cem, orta yaşlı bir çift ve biri erkek, diğeri kız, iki çocuğun oturduğu yemek masasına alındı. Masaya oturmadan önce ev sahiplerine, kabul edildiği için teşekkür ederek, selam verdi. Cem, ne selamına, ne de söylediklerine herhangi bir karşılık alabildi.

 
Kibirli aile yemeğe başlarken, Cem’in tabağı boş kaldı. Ancak on dakika sonra, oldukça hızlı bitirilen bir yemekten sonra, artıklar Cem’in önüne kondu. Gördüğü muameleye rağmen, şükran duyarak, artıklardan oluşan yemeğini yedi ve uşak tarafından gece kalacağı odaya götürüldü. Küçük bir şiltenin bulunduğu küçük bir odada rahatça ve başında olası bir hırsızlık girişimini engellemek için, yersiz bir şekilde dikilen nöbetçiyle uyuyan  Cem, sabah erkenden kalktı. Kimseye rastlamadan, ön gözüne çok uzun bir süre fark etmeyeceği gümüş paraların doldurulmuş olduğu çantasını alarak evden çıktı.

 
Ağaçlardan dökülen yaprakların kapladığı geniş yolda yürümeye başladı. Kısa bir süre sonra, geniş bir gölün kıyısında şarkı söyleyerek çamaşır yıkayan, esmer tenli, bembeyaz dişli iki köylü kızı gördü. Şakalaşmak için birbirlerine su sıçratan bu iki kız, Cem’e çok mutlu göründü. Cem onların mutluluğunun sırrının, yaşamlarının sadeliğinde saklı olduğunu düşündü.

                                              

                 

                                                             *

 
Cem’in iki günlük yokluğunun kalıcı olacağı, annesi sayesinde tüm okulda duyuldu. Ona hak ettiği değeri veremedikleri için üzüntü duyan arkadaşları, Cem kadar farklı bir insanın gerekliliğini anladılar. Asla sahip olamayacakları fikirleri ondan öğrenmişlerdi, Cem onların gözlerini açmaya çalışmıştı. Hepsi onu sonsuza kadar kaybettiklerini ve bir daha onun gibi birini aralarında göremeyeceklerini fark ettiler.

 
Aynı gün, hava kararırken Cem küçük bir köye girdi, ilk gördüğünden ona köyün en bilge adamının evini göstermesini istedi ve şu karşılığı aldı:

 
-         Bizde  bilge biri var mıdır bilemiyorum, bir deli var ama. Onun evi de şu karşında gördüğün büyük bahçeli evdir.

 
Cem teşekkür ederek, lavanta kokulu bahçeye doğru ilerledi. Hayattaki amaçlarından biri de, bazen sadece delilerin ulaşabileceği büyük gizleri keşfetmekti.

 
Bahçe kapısından girerken, kambur bir biçimde oturan, deli olarak nitelenmesine rağmen, Cem’in aradığı bilge adam onu karşıladı:

 
-         Hoş geldin! Kendinden haberler getiriyorsun, anlaşılan. Sen bahçemin kapısından giren yabancısın ve ben de her ne kadar ağaçlarımın gölgesinde otursam ve hareketsiz gözüksem de kendimin habercisiyim.

 
Cem, bilge adamın dediği gibi kendinden haberler getirdi. Bilgenin ikram ettiği çayı içerek, hikayesini uzun uzun anlattı. Ay ışığı yüzüne ışıldayarak vuran adam:

 
-         Başkaldıramasaydın, adaletsizliğin hüküm sürdüğü dünyada kendine karşı da adaletsiz davranmış olurdun. Senin gibi çok gence rastladım, yalnız sende farklı bir ışık var. Kaderini tamamen kendi eline alacağın güne dek, hayatta olmasa bile yol göstericin o antika satıcısı olacak. Onun dostluğu senin kalbini ısıtırken ve seni doğruya yaklaştırırken, ben boşuna araya girerek senin değerli zamanını almayacağım. Evimde istediğim kadar kalabilirsin.

 
Bu adam Cem’e antikacıyı anımsattı ve saati yanına almamış olduğu için kendine kızdı. Bilge adamla kendi şiirleri hakkında konuşmak istedi, bu konuda tavsiyeler aldı ve bilginin de eskiden yazmış olduğu şiirleri inceleme fırsatı buldu. Karşılaştığı yeni stil ve üslup onu çok heyecanlandırmış, bir tür ilham kaynağı oluvermişti. Yıldızlı ve sıcak gecede, yeni şiirine, yalnızlığının da verdiği acıyla başladı.

 
Köyün akil adamının evinde günler geçiyor, Cem öğrenmeye devam ediyordu. Birbirleriyle konuştukları ender anlarda da sözü alan bilge adam oluyordu. Cem’in ondan edindiği en faydalı bilgiler aşk hakkındaydı:

 
       -   Seni uykundan kaldıracak olan yegane şey, ilk görüştür. O kısacık anda tüm geçmişini ele alacak, geleceğe giden kapıları aralayacaksın. Yüreğine atılmış yaşam tohumlarının yeşerdiklerini hissederken, bunu o güne kadar görülmüş en saf gülümsemenle belli edeceksin. O anın tanrısal kudretini ve tinsel bütünlüğünü tam anlamıyla dile getirmen mümkün olmasa da, o ilk öpüş anı bunu anlaman için çok uygundur.

 
Cem seçtiği yolda ilerlerken, bilgenin yol göstericiliğinin yanında, bir de yüreğine sahip olacak bir eşe ihtiyaç duyduğunu anladı. Yalnızlığını başka bir şekilde gidermesi pek de mümkün değildi.

 
Bahçeli evde geçirdiği iki haftanın ardından, bilgeye büyük minnet duyarak oradan ayrıldı.

Havaların ısındığı dönemde bastıran ferahlatıcı yağmur, Cem’e yoluna rahatça ve daha hızlı devam edebilme imkanını verdi.

 
Bir kasabanın girişinde, yerde yatan, giysileri parçalanmış, uzun sakallı, yarı baygın vaziyette yanından geçenlerden içki içebilmek için para isteyen, acınacak haldeki bir adamı görünceye kadar dört saat boyunca yürüdü Cem. Bu adama yardım etmek istedi, onu kolundan tutarak bir lokantaya soktu ve karnını doyurmak için, yolculuğu boyunca hiç kullanmadığı parasını ortaya çıkardı. Para kesesini gören dilencinin gözleri parladı. Cem’in tüm çabalarına rağmen, adam yemek boyunca konuşmadı. Lokantadan birlikte çıktıklarında, Cem’in yapmak zorunda olmadığı iyiliğe karşılık, bu evsiz adam yanındaki tüm parayı isteyerek ona bıçak çekti. Cem safça davranışının yarattığı suçluluk duygusuna karşın, iyiliğinin değişilmez olduğunu düşünüyordu. Parasını vermek için bir koşul öne sürdü:

 
-         Soracağım soruya doğru yanıtı verirsen, tüm param senin olur.

 
-         Kabul ediyorum.

 
-         Teşekkür etmeden kabul edilen, nasıl olduğu bilinmeden zevk alınan, nerede olduğu bilinmeden başkalarına verilen ve farkında olunmadan yitirilen şey nedir?

 
Cevabı “yaşam” olan bu bilmeceye yanıt gelmedi. Adam, savunmasız durumdaki Cem’in bacağında, bıçağıyla derin sayılabilecek bir yara açtıktan sonra, tüm parayı alarak kaçtı.

 
Cem’in çığlığıyla inleyen sokakta yardımına koşan kişi, kapısının önünde yere yığıldığı evde yaşayan, Cem’in yaşında bir kızdı. Kısa süreli bir baygınlık geçiren Cem eve taşındı, tedavi edildi. Gözlerini açtığında, bahçeli bir evde oturan bilgenin sözlerini hatırlatan bir şeyler hissetti. Onu saatlerdir seyretmekte olan kahverengi saçlı, kusursuz yüz hatlarına sahip kız, Cem’in başından geçenleri soluk almadan, hayranlıkla dinledi. Kızın babası, Cem’in iyileşene kadar kalmasına izin verdi. Cem’in kendisiyle yaşıt olan çekici bakıcısının ise başka planları vardı. Cem’e, yolculuğuna burada bir son verdikten sonra, önlerindeki uzun yaşamı birlikte geçirmeyi önerdi. Cem bunun üzerine biraz düşünmek istediğini söyleyerek, istirahat etmek için izin istedi. Karanlık, kasabaya çöktüğünde buradan uzaklaşmak istiyordu. Çantasındaki varlığını yeni fark ettiği gümüş sikkeleri, daha ilk durağında oraya koyulduğunu bilmeden, kaldığı odadaki masanın üzerine bırakarak, usulca dışarı süzüldü. Beklediği aşk yıkıcı ve durgun değil, destekleyici ve coşkundu.

 
Uzun süre yol alması zor görünüyordu, çünkü uykuluydu. Bir zamanlar yaşadığı yerin yakınlarındaki koruyu hatırlatan, ağaçların sıklaştığı bir alan görünce, gecenin geri kalan kısmını orada geçirmeye karar verdi. Hayatının en önemli gecesini geçireceğini tahmin etmesi çok zordu, bulduğu güvenli meşe ağacının nedense çok yumuşak gelen gövdesine  yalanarak uyuyakaldı.

 
Rüyasında, büyük özlem duyduğu, eski dostu, yaşlı antika satıcısını mucizevi bir biçimde gördü. Şöyle diyordu: “Seni yolculuğun boyunca takip etmeye çalıştım. Geriye dönüp baktığında, aklına sadece karşılaştığın ve aşmayı başardığın engeller geliyor. Böyle olmamalı. Benim yokluğumu büyük bir kayıp olarak görmene rağmen, bu seni daha güçlü kıldı. İdeallerinin peşinden koşuşunu, omuzlarına gereğinden daha ağır bir yük yüklemek isteyen sevgiyi seçmeyerek sürdürdün. Bu sevgi senin anlayışına da pek uygun değildi, sana hak veriyorum; yine de, ona her zaman ihtiyaç duyduğunu unutma. Onu bugüne kadar yeteri kadar almamış olman, bundan sonra alamayacağın anlamına gelmiyor.

 
Bana gelince, uzun zamandır bir açığım polis tarafından yakalanmaya çalışılırken, sizin komşunuzun gerçekdışı nedenlere dayanan suç duyurusu, onlara kolladıkları fırsatı vermekle beraber, benim de hayatıma mal oldu. Sen benim gibi acınacak bir yaşam sürdükten sonra, bu kadar ucuz bir cinayete kurban gitmeyecek birisin, bunu biliyorum.

 
Senin için yapmam gereken her şeyi yapmış olduğumu düşünüyorum. Daha fazlasını yapmaya çalışsam da yapmakta zorlanırdım, bunu becerebilmiş olduğumu varsayalım, başkaları istemediği için engellenirdi.

 
Bu yolculuk senin için önemli bir arınma süreci oldu. İsteklerin ve ihtiyaçlarına göre doğrultunu değiştirmelisin. Ne zaman bitmesi gerektiğini de vakti geldiğinde anlayacaksın.

 
Beni bilinçaltında kabul ettiğin için kendimi çok şanslı sayıyorum. Yeniden görüşeceğimiz günü beklerken sabra çok ihtiyacım var. Bir gün görüşeceğimizden emin ol ve bu konuda kaygı duyma, asıl endişelenmen gereken, telafisi ve geri dönüşü olmayan şeyleri yerine getirmektir.”

                                

 
                                                                 *

 
Sabah büyük bir keyifle uyandığında, yaşlı adamın söylediği her şeyi hatırlayamıyordu. Onu görmesi bile, kendine güveninin artması ve ufkunun biraz daha genişlemesi için yeterli olmuştu. Cem, yolculuğunda yeni bir keşfe adım atmak üzere, yepyeni bir güne başlıyordu…

 
 

Bu içerik için hiç etiket yok.

Bu içerik ilginizi çektiyse bunlara da göz atabilirsiniz:

Tek yorum var »

  1. çok güzel bir öykü fakat öyküde dikkatimi çeken pek bir şey olmadı şimdiye kadar okuyup beğendiğim ilk 15 öyküden biri oldu.internete böyle güzel yazıların yayınlanması çok güzel.teşekkür ederim!!!…

Yorum yapın ya da yanıt yazın