Düne, Bugüne ve Yarına Bakmak
Gönderen: Tunca ÜÇER • 9.02.2006 • Türü: Öykü

“Cihan durumdan rahatsızlığını belli ederek, konuÅŸmaya baÅŸlıyor; “Bu çocuk bizim okulda okuyor, yurtta kalıyor arkada, yaklaşık üç aydır eve uÄŸramadı. Haftada birkaç kez buraya gelir, her geliÅŸinde de mutlaka bu türküyü dinler.”. O sırada güneÅŸin önüne bir bulut geliyor, gölgesi düşüyor üzerimize. Ben dönüp tekrar çocuÄŸa bakıyorum, o, ihtimaldir ki; bizi fark etmiyor. ÇocuÄŸu baÅŸka gözle inceliyorum bu sefer. Gözlerinin altı çökmüş; uykusuzluktandır, yüzü çok sıska görünüyor; düzgün yemek yememektendir, bakışları dalgın; özlemdendir. Başımı çeviriyorum, eÅŸime(eski) bakıyorum; o da bana bakıyor, gülümsüyor, Cihan’a dönüyorum elini omzuma koyuyor. Gülümsüyoruz, eskiden olduÄŸu gibi. İşte, ÅŸimdi ÅŸimdi biraz ısınmaya baÅŸlıyoruz.”
Tamamı
Düne, Bugüne ve Yarına Bakmak
Bugün
Yazdan kalma bir hava var. Şubatın ortasındayız ama güneş pırıl pırıl üstümüzde.
Karşı kıyı el atsam uzanacakmışım gibi. Deniz de iki adım ötemde –şaşılacak şey-masmavi duruyor. Az önce bir vapur yanaştı
soldaki iskeleye; vapur gelmeden önce, boğazın suyu gayet usluydu;
vapur geldi, deniz kudurdu. Dalgalar üstlerinde ve içlerinde,
köpüklerle ve yosunlarla geldiler, önümdeki beton sete çarpıp
sıçrayarak yüzüme kadar ulaştılar.
EÅŸim (eski), aniden çocuÄŸa doÄŸru sesleniyor; “Dikkat et ıslanacaksın”.
Bense o sırada denizin üstündeki köpüğü, yüzen şişeleri izlemekle
ilgileniyorum ve hiçbir şey düşünmeksizin öylece bakıyorum. Bu durum
oldukça rahatsız edici geliyor, çünkü oğlumu, eşimden ve ondan
ayrıldığımızdan beri yani iki haftadır görmedim ve dün gece uykudan
yine onun ismini sayıklayarak uyandım. Her sabah onun kokusuyla
uyanan, onun kokusuyla uyuyan, dolmuÅŸta, iÅŸte, ÅŸantiyede, sokakta,
bakkalda, kahvede ve her nerede bulunma şansı varsa orada, oğlunu,
onun annesine benzeyen kestane saçlarını, hafif çekik gözlerini, tıpkı
benim gibi olan burnunu düşünerek yaşayan bir adam için, yalnızca evde
kaza ile unutulmuş bir yastıkla on beş gün geçirmek oldukça zor
olmuştu. Oysa şimdi yanımdaydı; ama ben onunla ilgilenemiyorum.
Garson geliyor. Bir şeyler içip içmeyeceğimizi soruyor. Uzun zamandır
burada oturup hiçbir şey yiyip içmememize bozulmuş biraz, sesinden
belli. Ben bir çay istiyorum, “Yenge ne alır abi?” diye soruyor. Ben
de “Bana ne soruyorsun lan! Yengeye(!) sorsana.” diye çıkışıyorum.
Sebebini anlamıyor tabii ama sağ olsun, fazla üstelemeden onun da
siparişini alıyor, arkasını dönüp hızlı ve sert adımlarla uzaklaşıyor.
Bu çocuk yeni herhalde diye düşünüyorum. Yaklaşık dört yıldır –geçen
hafta sonunu saymazsak- her hafta sonu buraya uğrarım ama daha önce bu
çocuğu hiç görmemiştim.
Kapı gıcırdadı yavaşça, insan ister istemez o tarafa doğru bakıyor.
İçeri sıska, uzun boylu, elmacık kemikleri çıkık, Laz burunlu bir
çocuk giriyor. Ürkerek yürüyor; ama buraya yabancı değil belli,
-garsonu samimice selamlamasından anlıyoruz ki o da buranın müdavimi,
karşılaşmamamıza şaşmak gerek, sanki iki haftada herkes değişmiş-,
arkalarda denizi bile görmeyen, ışığın da uğramadığı bir masaya
oturuyor. Cebinden eski, çocuktan daha yaşlıca bir kaset çalar
çıkarıyor, masanın üstüne koyuyor, tekrar ceplerini yoklamaya
başlıyor. Bense dalmış, çocuğun hareketlerini izliyorum, aniden yüzü
uzun zamandır arayıp da bulamadığı bir şeyi bulmuşçasına aydınlanıyor
ve cebinden bir kaset çıkarıyor. Tam o sırada kapı tekrar gıcırdıyor.
Gelen; Cihan, buranın patronu, benim de en az on yedi yıllık
arkadaşım. Onu görünce garsonlar hemen üst başlarına çeki düzen
veriyorlar, yüzlerine daha ciddi bir ifade takınıyorlar. Cihan hemen
bizim masamıza oturuyor, şaşkın bir ifadeyle bizi süzüyor. Eşim(eski)
denizi izliyor, az önce benim baktığım gibi bakıyor denize, Cihan’ın
geldiğini fark etmemiş bile, bense ağır hareketlerle bir arkadaki
çocuÄŸa, bir Cihan’a bakıyorum.
O sırada çocuğun koyduğu kaset çalmaya başlıyor. Kasetin dinlenmekten
canı çıkmış. Bir şeyler söylemeye çalışan kızın da pek sesi
duyulmuyor. Ama çalan türküyü hemen tanıyorum, tanımamak imkansız.
Türkü her yana yayılıyor; “Pencereden kar geliyor, aman annem gurbet
bana zor geliyor”. Kahvenin tavanı alçak, biz yarı açık kalan kısımda,
deniz kenarında oturuyoruz ama yine de tavanın alçaklığı ortama
sıkıntı veriyor. Belki de biz kendimizi çok sıkıyoruz. Cihan durumdan
rahatsızlığını belli ederek, konuÅŸmaya baÅŸlıyor; “Bu çocuk bizim
okulda okuyor, yurtta kalıyor arkada, yaklaşık üç aydır eve uğramadı.
Haftada birkaç kez buraya gelir, her gelişinde de mutlaka bu türküyü
dinler.”. O sırada güneÅŸin önüne bir bulut geliyor, gölgesi düşüyor
üzerimize. Ben dönüp tekrar çocuğa bakıyorum, o, ihtimaldir ki; bizi
fark etmiyor. Çocuğu başka gözle inceliyorum bu sefer. Gözlerinin altı
çökmüş; uykusuzluktandır, yüzü çok sıska görünüyor; düzgün yemek
yememektendir, bakışları dalgın; özlemdendir. Başımı çeviriyorum,
eÅŸime(eski) bakıyorum; o da bana bakıyor, gülümsüyor, Cihan’a
dönüyorum elini omzuma koyuyor. Gülümsüyoruz, eskiden olduğu gibi.
İşte, şimdi şimdi biraz ısınmaya başlıyoruz.
Dün
“Onlar, nefes almayı yaÅŸamak sayan bir yığın yüreksizin arasında,
hayatın tam ortasına düşerler, gecenin bir yarısı uyanıp, gördüğü
rüyanın etkisiyle duygularına tercüman olan, açığa çıkaran, onca
kelimeyi tırnaklarıyla kazırken devlet malı, gri ranzalara… (Mehmet
Canberk, Radikal -  İki ekinden)”
Saatin sesiyle uyandım. Ayak ucumda duran kazağa uzanıp, yorganın
içinden çıkmadan giydim. Usulca Cihan’ın baÅŸucuna gittim, onu da
uyandırdım. “Ne kadar soÄŸuk gene böyle” dedi. Hava ne kadar güzel
olursa olsun geceleri soğuk olurdu, odamız. Hava zaten kötüyse, o
zaman fena… Hazırlandık. Dolabın kapısını gıcırdatmamaya çalışarak
–ne kadar çalışırsanız çalışın, nafile- kitaplarımızı, defterlerimizi
yüklendik.
Televizyon odasına indik. Burada televizyon izlemekten başka her şey
yapılırdı; binada yalnızca burada priz bulunurdu, bu yüzden;
telefonlar burada şarj edilir, ısıtıcıda su ısıtılır, poşet çaylar,
kahveler yapılır, yudumlanır, sohbet edilir, ders çalışılır, biri
gözcü olmak üzere beş kişiyle batak oynanır ve ismine hürmeten arada
bir göz ucuyla televizyona bakılırdı. İçeri girdiğimizde, kanepede
oturan biri olduÄŸunu fark ettim.-Genelde gecenin bu saatinde kimse
olmaz ortalıkta. Hem yasak olduğundan hem de zamanın özellikle
geceleri bir türlü geçmek bilmemesinden. Derdini anlamak için ben de
yanına oturdum. Sustuk. Bu, burada, hele günün bu saatinde en sık
rastlanılan şeydi. İnsanlar susarlar ve bakarlardı.
Her insan o an itibari ile, yaşadığı en kötü şeyin,
yaÅŸanılabileceklerin arasında en kötüsü zanneder. Bir zamana kadar…
İnsanları tanıdıkça değişir bu, özellikle bazı insanlara yaşamınızın
bir bölümünde rastlamak, yaşamınızın seyrini tümden değiştirebilir.
Mesela; benim, o akşam yanımda oturan Muratla ilk tanışmamda değişti.
Murat benden iki yaş küçük, ufak tefek, gün içerisinde oldukça canlı,
etrafın neşe kaynağı bir çocuktu. İki ay aynı odada kaldık. Bir gece,
Gölcük depremi sırasında Gölcük’te, kendi evinde olduÄŸunu, deprem
sırasında uyanık olduğunu ve depremi baştan sona yaşadığını anlatmaya
başladı. Sessizce dinliyorduk. Depremde evlerinin yıkıldığını,
annesinin ve kardeşlerinin öldüğünü, dört gün boyunca ekmekten başka
bir şey yemeden, babasıyla birlikte çadırda yaşadıklarını anlattı.
Sessizce dinlemeye devam ediyorduk, sessizliğimiz sebebi anlattıkları
mıydı yoksa bunları bu kadar soğuk kanlı bir şekilde anlatabilmesi mi?
Sonra depremin ertesi günü, arkadaşlarıyla -sağ kalanlarla tabii,
anlattıklarından çıkarıyoruz ki arkadaşlarından da bir kısmını
kaybetmiş.-, bir futbol maçı yaparlarken, top sahasının yanından geçen
sokaktan, su ile birlikte kan da aktığını anlattı. Sessizce dinlemeye
devam ediyorduk; çünkü yapabileceğimiz başka bir şey yoktu. O gün
anlamıştım. Yaşananlar ne kadar kötü olursa olsun, her zaman daha
kötüsü olabilirdi ve yaşanılabilecek en kötü şey belki de henüz
yaşanmamıştı. Özlemden yakınırdık hepimiz, evlerimize gidememekten;
ama o gün ben de diğer arkadaşlarım gibi bundan vazgeçmiştim. En
azından, bizlerin hala gidebileceğimiz evlerimiz vardı, bu kadar
yaşanılan ve anlatılan şey arasında özlemek, hele hele bundan ulu-orta
bahsetmek, olmazdı.
Sonra Cihan da yanımıza oturdu. O da bakıyordu. Hepimizin aklından
aynı duygularla, farklı şeyler geçiyordu kuşkusuz. Cihan elini omzuma
koydu, ben de benimkini, Murat’a… Bilmem kaç zaman, sustuk.
Yarın
Kış geri dönecek, kar taneleri brandanın açıklıklarından içeri
girecek, beraberinde sert boğaz rüzgarını da getirecek. Güneşin daha
tam doğmadığı bir vakit, önümden bir savaş gemisi geçecek belki, ağır
ağır. Tek bir çıt duyamadan oturacağım öyle. Ne kuşlar cıvıldayacak ne
bir otomobil sesi duyulacak ne de bir insan geçecek. Tek duyulan ses,
geçen geminin motorununki olacak. Böyle bir durumla karşılaşınca insan
belli belirsiz, insanı meşgul eden sesler arar, belki ben de öyle
yapacağım. Sonra, garsonlardan biri uyanacak ve ben orda yokmuşum gibi
arka lavaboda yüzünü yıkamakla meşgul olacak. Sol tarafta, iskelenin
az ötesinde, bir balıkçı yavaştan ağları toplamaya başlayacak.
Gözlerim o yöne kayacak ve dalacağım: denize, savaş gemisine, balıkçı
teknesine, yosunlara… Åžaşıracağım belki; deniz nasıl bu kadar pis
olabilir diye, ben neden bu saatte ayaktayım diye. Kapının gıcırtısı
ile başımı oynatacağım zorla, başım her zaman olduğundan daha ağır
gelecek belki, belki de can hali ile döneceğim o yana, bilinmez. İçeri
giren Cihan’ı göreceÄŸim. Gülümseyerek yaklaÅŸacak yanıma.
- Burda mı kaldın gece?
- Evet, ama uyuyamadım pek.
- Eee, napıyorsun peki şimdi, bu saatte?
- Ya sen napıyorsun burada bu saatte?
- Sıkıntı bastı içimi. Özlüyorum be abi. Duvarlardan sıkıntı geldi,
gideyim de biraz denizi seyredeyim, iyi gelir dedim.
- Ben de özlüyorum be Cihan. Sana neyi özlüyorsun diye sormayacağım,
bir süre sonra alışkanlık yapıyor özlemek. Baksana on yedi yıldır hep
aynı, hep aynı…
Elimi Cihan’ın omzuna koyacağım. Kaç gemi geçecek üstüne, kaç balıkçı
ağ atacak, ağ toplayacak, kaçıncı dalga olacak önümüzdeki sete vurup,
brandaya çarparak bizi tekrar kendimize getiren, bilmeyeceğiz, fark
etmeyeceÄŸiz. Ama o geçen süre içerisinde, biz, yalnızca, bakacağız…
Tunca Üçer
27 Nisan 2005 | 00.25-02.29
Düzeltme: 28 Nisan 2005 | 22.16-23.00, 29 Nisan 2005 17.43-18.15 | 15
Mayıs 2005 23.13 | 28 Mayıs 2005 19.54-20.21
Resim Nedim Günsür’ün “Balıkçılar” isimli tablosu.
Bu öykü, “Kül Öykü”de yayımlanmıştır.

özlemin felaketler karşısında ke nadar alt bir duygu olduÄŸunu,ve yaÅŸanan herÅŸeye raÄŸmen bizim en azındanlarımız var deme eylemine geçiren bir deneme,kalemine saÄŸlık tunca…