Duruşma
Gönderen: Vahdet İŞSEVENLER • 15.05.2006 • Türü: Öykü

Gerek bizzat katılan izleyiciler gerekse davayı basından takip edenler gidişatı fazlasıyla etkilemeye başlamışlardı.Oysa en başta ufak bir mahkeme salonunda taraflar – ki onlar;Hudut’un yıllarca süren saltanatından rahatsız olmuş,onu insanlara gerçekleşemeyecek vaatler sunmakla suçlayan,gerçeklerin Hudut’un anlattıklarından çok farklı olduğunu savunan az sayıda ilimci ve Hudut’tu-. Ayrıca her mahkemede olan hakim,savcı ve diğerleri…Şimdi davayla kitleler ilgilenmeye başlamış, o ufak mahkeme salonundan çıkılmış ve esas amacı olimpiyatlara ev sahipliği yapmak olan bir stadyuma taşınılmıştı. Bununla da sınırlı kalınmayıp bazı televizyon kanalları davayı sürekli olarak canlı yayınlamaktaydı.
Başlangıçta insanları Hudut’tan korumak için o bir kafeste tutulurken şimdi taşkın seyircilerden korumak için stada en son o alınıyordu. Zaten fazla uzun boylu olmayan Hudut’u duruşmalar fazlasıyla yormuştu ve artık eğik yürümeye başlamıştı. Herşeye rağmen Buz mavisi gözleri oyuklarından etrafı ağır ağır süzdümü geçtiği yerlerde derinliğinin izi oluşuyordu. Beyaz, uzun saç ve sakalları bakır rengindeki yüzünü çevreliyordu. Ve gözlerinin üzerindeki düşük kaşları… Hudut yürürken ki sessizlik suçlarının okunmasıyla sona ermiş etraf tekrardan savaş alanına dönmüştü. İki taraf da birbirlerine el kol hareketi yapıyor avazları çıktığı kadar bağırıyordu. Hudut başlangıçtaki gibi yalnız değildi.
Kulaktan kulağa dolaşan savunmalarından birinde kendisinin eli-kolu bağlandığından beri daha kanlı savaşların olduğunu, birçok insanın ilişkilerinin tamamen çıkarları üzerine kurduğunu, kendisine ayrılan, pis, karanlık,k orku veren hücrede dışarıdaki insanlardan daha az yalnız ve daha fazla huzurlu olduğunu anlatmıştı. Bunun gibi savunmaları ona hatrı sayılır bir taraftar kitlesi kazandırmıştı. Evet Hudut’un ona eskisi gibi, inanan yandaşları geri dönmeye başlamışlardı ama onu yoksayanların bulunduğu kefe hala ağır basmaktaydı ve kefenin altında savunmalarından birine daha başlıyordu:
-Beni susturduğunuzdan beri kavgalarınızda bir seferde daha çok insanı o çok korktuğunuz ölüme gönderiyorsunuz. Benim dediklerimi yok saydınız, maddenin sizi mutluluğa götüreceğine inandınız ve ona sahip olmak için sürekli kavga ettiniz.Kaybedenler diğerleri için köleden aşağı oldular. Kazananlara ise elde ettikleri yetmedi. Hep daha fazlasını alabilmek için öldürmeye devam ettiler. Peki ben sizi nasıl kandırıyordum? Öyle güçlü arzularımız var ki onları doyurmak mümkün değil. Bizim için iyi olan sınırsız isteklerimizi göz ardı etmek, paylaşabilmektir. Sınırsız isteklerin sahibi olan bedenlerimizi burada bırakıp, inkar ettiğiniz yerde mutlu olmanın yolu budur.
-Farkındaysanız Hudut asırlardan beri hep aynı laf salatalarını önümüze sürmekte. Oysa bizler yeniden, değişimden, gelişimden yanayız. İnsan beyni yaratma gücüne sahiptir ve bu gücü sonuna kadar -sonu ne olursa olsun- kullanmalıdır. Neden hep geçmişle yetinelim? Neden varolanla övünelim? Daha çok yaratım, daha çok gücün sonu ne olur hiç merak ettiniz mi? İşte bunu yaşamadan öğrenemeyiz. İyi mi kötü mü karar veremeyiz. Risk olmadan gelişemeyiz.
-Evet, insanlık değişti yalnız, dostum, geliştiğini söyleyemeyeceğim. Sizin medeniyetiniz bu haliyle çirkin bir ejderhaya benziyor. Yaşadığı yerle birlikte kendini de yakmakta. Uçabileceğini mi sanıyorsun? Kadim dostumun dediği gibi “Medeniyetin bir kanadı akıl ise diğeri gönüldür.” Hadi ben yine sizi kandırıyor olayım bir bakalım nasıl gelişmişsiniz? Şu renkli kutular; onların sayesinde her şeyden haberdar olduğumuzu sanıyoruz peki dostum kendimizden ne kadar haberdarız? Büyük perdelerde gördüğün süslenmiş hayatların çizerleri senin iplerini de elinde tutuyor ve seni de o renge boyuyor. Şimdi susmuş beni dinliyorsun akşam perdedeki kadının giydiği ayakkabıdan canı yanan eşini dinlediğin gibi. Oysa o ayakkabının aynısından alınca başının ağrısının dineceğini sanmıştın. Anlamıyor değil mi ayakkabının ona uygun olmadığını? Bu arada dostum sanma ki oğlunun spor arabasından bana da alınca susacağım. Güneş girmesin diye sıkıca ördünüz hücremin duvarlarını ama oraya girmeyen, sözde güç sahiplerinin, iplerin ardındakilerin sabah-akşam işte, eşinizin koynunda size yutturdukları. Esasında siz beni o odaya hapsetmediniz. Her gün yürüdüğünüz yolda aniden karşınıza çıkıp keyfinizi kaçırmayayım diye bilincinizin en kuytu yerine hapsettiniz varlığımın bilgisini. Ama lise aşkınızı gördüğünüzde sizi alıp götüren bendim.Göremediğiniz, koklayamadığınız, dokunamadığınız, işitemediğiniz…
Bu içerik için hiç etiket yok.
