Hürriyetin Yeniden Ýlaný'nýn 100. Yýlý | Aralýk 1908 | Osmanlý Meclisi

Gökkuşağı


Gönderen: Levent Sevi • 3.04.2006 • Türü: Öykü

UÄŸur Özakıncı’ya ithafen…

Gidiyordum. Arkamda bir köpek vardı. Köpeğin tasması vardı. Tasmanın üzerinde snow yazılıydı. Ağacın uzerinde L kalp F yazılıydı. Tabelanın üzerinde Maçka, Nişantaşı, Beşiktaş yazılıydı. Kırmızı ışıktı. İnsanlar duruyorlardı. Arabaların durmasını bekliyorlardı. Herkes bir şey bekliyordu. Kimi karşıdan karşıya geçmeyi, kimi sevgilisizliğinin bitmesini. Onların dışında bir şeyler bekleyenler biraz daha bekleyebilirlerdi. Herkesin bir beklentisi vardı. Arabalardan ve hayatlardan. Arabalar durdu. Hayat devam etti, bir süre daha. Durdum .Zaten duruyordum. Herkes gidiyordu, benle beraber biraz önce duran. Ben durmaya devam ettim. Bilgisayarım bağırdı: Haydi git artık! Uyan veya. Hava soğuk. Durdum. Kırmızı havaydı. O kadar ateşti ki, soğuktu inanmadığım kadar. Sıkıldım dedi bilgisayarım. Geri dön veya devam et, ama durma burda. Geri döndüm. Kırmızı burasıydı.

Gidiyordum. Sokaktaydık hepimiz. Sokakta dilenci vardı. Sokakta bol paralı ahmaklar vardı. Sokakta sinerji vardı. Çocukluğum geçti yanımdan. Tabelada susam sokağı yazmamaktaydı. Hepimiz şaşırmaktaydık. Çocukluğumu tanır mıydınız diye sordum dilenciye? Ben dilsizim dedi. Kısmet tabi dedim. Nasip dedi bol paralı ahmaklardan biri. Tabi canım dedi parayı kabul etmekte hiç çekinmeyen ve işinin hakkını fazlasıyla veren dilenci. Devam ettik sonra hepimiz. Hepimizin hayattan beklentisi yoktu. Benim vardı. Demin edinmiştim. Bir daha o sokaktan geçmeyi beklemiyordum. Başka şeyler bekliyordum. Saygı? Belki. Peki kimden? Çocukluğumun yanımdan geçerken bana selam vermemesi gücüme gitmişti doğrusu. Haksız da sayılmazdı. Ben de gözlerimi ve hayallerimi kaçırmıştım ondan. Evet haklı sayılırdı. Pişman etmişti beni Susam Sokağı’nı izlemediğime. Pişman etmişti beni büyüdüğüme. Üzülme dedi bilgisayarım. Hiçbir şey için geç değil ya. Ama çok geç diyordu klavye. Sen bakma ona dedi bilgisayarım, o konuşur öyle. Geri dön istersen. Bir daha dene. Geri döndüm. On yaşımdaydım.

Gidiyordum. Büyükada’ydım. Herşeyimle. Beklentilerimi vapurda, bir can simidinin içinde bırakmıştım. Cebimde misketler vardı. Misketlerin adı vardı. Dobi, ayna, süt ve çinkemiği. Bir de babaları vardı. Herkes ona Balyoz derdi. Annelerini sıcak bir temmuz günü, kanlı bir oyunda keptirmişlerdi. Sokak Donanma’ydı. Elimdeki biten şey dondurmaydı. Eriyip,elime bulaşan sos çikolataydı. Yerler misket, at boku ve çikolataydı. Dayanamadım. Misket oynandığında dayanamazdım. Öptüm dobiyi, aynayı, sütü ve çinkemiğini. Kusura bakmayın dedim, ya birlikte geçirdiğimiz son gün, ya da yeni arkadaşlar edineceksiniz bugün. Dizildiler. Mağrur ve gururluydular. Yaptıklarını işin öneminin bilincindeydiler. Balyoz ağlıyordu. Yapma dedim. Sen en büyüklerisin,bari sen yapma. Ben bu yaşıma geldim, daha çocuklarıma tek fiske vurmadım dedi balyoz. Onlara hem analık hem babalık ettim anaları yittiğinden beri. İçim burkuldu, peki öyle olsun dedim. Aldım misketleri yerden, ben gidiyorum dedim. Korkak dedi biri. Ötekiler, akşam maç var dedi. Korktum bir an. Korkak dedi biri. Tamam, ama ben topumu getirmem dedim. Bir de topumun tafralarını çekemezdim. Balyoz, Allah senden razı olsun dedi. Amin dedi diğer misketlerim. Amma dindarsınız dedim misketlere. Sen değil misin dediler. Daha bilmiyorum, gördüğünüz gibi henüz çocuğum dedim. Peki Allah’a da mı inanmazsın dediler. O Atatürk değil mi dedim. Güldüler. Balyoz gülerken cebimden fırladı ve lağıma düştü. Lağımda kimbilir daha neler oldu. Dobi ve ayna ağlamaya; süt ve çinkemiği itfaiyeyi aramaya kalkıştı. Hiçbiri başaramadı. Ben de tam ağlamaya başlamıştım ki, bilgisayarım gülmeye başladı: Bok yoluna gitti balyoz, desene. Allah belanı versin dedim. İnsanda biraz duygu olur. Ben insan değilim dedi. Allah belanı versin dedim. Atatürk öldü dedi. Allah belanı versin dedim. Güldü, gidelim dedi.

Gidiyordum. Gitmemle durmam bir oldu. Ve bana karşı cephe aldılar. Gitmem beynimi, durmam ayaklarımı rehin aldı. Vücudumun diÄŸer tarafları buna sadece seyirci kaldı. Gökyüzü bağırdı: YaÄŸmur yaÄŸacak, kaçın! Birkaç saniye sonra ÅŸimÅŸek çaktı. FlaÅŸlar patladı. YaÄŸmur dans etmeye baÅŸladı. Vücudumun düğer tarafları inanılmaz bir uÄŸultu eÅŸliÄŸinde ve ne kadar iyi birer seyirci olduklarını kanıtlamak istermiÅŸlercesine alkışlamaya baÅŸladı. İnsanlar kaçışmaya baÅŸladı. İnsanlar bana çarpmaya baÅŸladı. İnsanlar bana küfretmeye baÅŸladı. İnsanlar bana küfretmekten sıkılmaya baÅŸladı. İşte tam o sırada ikinci perde baÅŸladı. Oyunda çok tekrar vardı. Gökyüzü bağırdı. Birkaç saniye sonra ÅŸimÅŸek çaktı. FlaÅŸlar patladı. Seyirciler sıkıldı ve içlerinden biri polisi aradı. Arayanın kalbim olmaması beni hayalkırıklığına uÄŸrattı. Polisten korkan gitmem ve durmam kaçmaya baÅŸladı. Gitmem hatasını anlayıp döndü ve benden af diledi. Siktir git dedim. Beraber gittik. Gri gökyüzüydü. Tenim yaÄŸmurdu. Tenim kokuyordu. Ne kokuyorsun sen dedim tenime. Yalnızlık dedi tenim. YaÄŸmur kokusu bu dedim. Allah seni bildiÄŸi gibi yapsın dedı tenim. Eyvallah dedim, ama bak ziyaretçimiz var yalnız deÄŸiliz dedim. Hepimiz hoÅŸgeldin gökkuÅŸağı diye bağırdık. Tenim sustu. YaÄŸmur çoktan susmuÅŸtu. Åžimdi gökkuÅŸağı konuÅŸuyordu. Yedi kelime sarfetti. Kırmızıda durdu. Gözlerim kamaÅŸtı. Eyvallah dedi gökkuÅŸağına, çok büyük adamsın. Sen bana deÄŸil, yaÄŸmura teÅŸekkür et dedi gokkuÅŸağı. YaÄŸmur gönderdi beni buraya. Kafasına esince mi gönderiyor seni dedi gözlerim. Gözlerim rengarenkti. Kırmızı tenimdi. Tenim kendinden emindi. Bana baktı ve anladın mı der gibi omuz silkti. Omuz bu duruma itiraz etmedi. GökkuÅŸağı elveda dedi. Veda dedik. Gözlerim tekrar bekleriz dedi. GökkuÅŸağı gözden kayboldu. Bilgisayarım niye bu kadar abartıyorsunuz dedi. Bende de var bu renklerin hepsi. Hiç duymadınız mı? Teknolojinin nimetleri… Gider dedim. Ama sadece gider. Derim gözlerime, bak derim, gözlerim kalbime hisset der, kalbim beynime ÅŸunları ÅŸunları hissettim der. Ama hepsi bu. Gider. Ötesi deÄŸil. Bilgisayarım, bırak ya dedi bu iÅŸleri. Sen de mi entel kesildin başımıza. Ne bu ağızlar dedim. Demin laf sokup gülüyordun di mi ama. Senle tartışacak deÄŸilim dedi bilgisayarım. En iyisi barışalım ve bunları hiç yaÅŸanmamış sayalım.

Gidiyordum. Acelem vardı. Çünkü randevum vardı. Doktorda çok sıra olmalıydı. Doktorlarda çok para olmalıydı. Hipokrat eşcinsel olmalıydı. Doktorlardan nefret etmemin nedeni bu olmamalıydı. Kırmızı hipokrattı. Kırmızı piskopattı. Kırmızı telefonu kapattı. Öteki odada telefonu aynda anda kapayan sekreter beni çağırdı. Diğer hastalar ben koridorda yürürken bana küfretti. Veya bana öyle geldi. Kapı açıldı. Kırmızı odaydı. Nasılsınız dedi doktor bey. İyiyim diye cevapladı ağzım. O an vücüdumdan on değişik yanıt çıktı. Doktor bey sadece ağzımın dediğini duydu. Böyle doktor olmaz olsundu. Senden naber ya baboli diye uydurdu kıçım. Doktor bunu da duymadı. Televizyon izleyelim dedi biraz doktor bey. İzleyelim dedik hep beraber. Aileler yarışıyordu. Sunucunun, yüz kişiye osurduk, beş popüler sevap aldık dediğini söyledi kulağım. Yine yalan söylüyor olmalıydı, ama bizi güldürdüğüne göre hiçbir sakıncası yoktu. Doktor bey de bana bakıp güldü. Deli olmalıydı. Deli doktoru olmamalıydı. Bu kadar çok soru sormamalıydı. Bilgisayarım sinirlenmişti. Doktor bey neden hep bilgisayarımı yanımda taşıdığımı sormamalıydı. Sinirlenmemizle gitmemiz bir oldu. Doktorlar bu kadar meraklı olmamalıydı. Bu doktor eşcinsel olmalıydı.

Gidiyordum. Arkamda bir köpek vardı. Köpeğin tasması vardı. Tasmanın üzerinde snow yazılıydı. Ağacın uzerinde L kalp F yazılıydı. Tabelanın üzerinde Maçka, Nişantaşı, Beşiktaş yazılıydı. Kırmızı ışıktı. Acelem vardı. Çünkü randevum vardı. Yanımda bir çocuk vardı. Naber lan dedim çocuğa .Çünkü az çok tanışıklığımız vardı. Somurttu. Hava soğuktı. Annem yabancılarla konuşma dedi, dedi. Haklısın dedim, n’apalım büyüyünce artık, kısmet değilmiş. Evet, nasip işi bunlar dedi. Sen nerden biliyorsun bu lafları dedim? Sen nerden biliyorsun dedi. O anda bir tane çakasım geldi. Zamane çocukları çok ahlaksız canım, bizim zamanımızda öyle miydi dedim. Bak dedi ve cebinden beş tane misket çıkardı. Hepsi çok tanıdıktı. Bir tanesi keldi ve bıyığı vardı. Yeşil ışıktı. Arabalar durdu. İnsanlar fırladı. Herkesin bir beklentisi vardı. Herkes yalnızlığını bir başkasıyla paylaşırdı. Herkesin gökkuşağını bir daha görmek istemesinin nedeni onu daha önce görmüş olmasıydı. Dobi, ayna, süt ve çinkemiği durdu. Balyoz fırladı. Çocuk fırlamadı. Ben fırladım. Kırmızı hayattı. Bilgisayar elimden fırladı ve bir daha konuşmadı. Gözümü açtığımda, herkes susuyordu. Nerdesiniz dedim. Cevap vermediler. Ucuz kurtuldunuz dedi eşcinsel olduğu her halinden anlaşılan bilgisayar tamircisi. Sanki birşeyler biliyordu.. Gerçekten kurtulmuş muydum? Bilgisayar masasını sahiplenmişcesine ve tüm kıçını yayarak siesta yapan bilgisayarım hayır dercesine yüzüme bakıyordu.

Levent Sevi 27 Kasım 2005 Beşiktaş

Bu içerik için hiç etiket yok.

Bu içerik ilginizi çektiyse bunlara da göz atabilirsiniz:

2 Yorum var »

  1. kısa cümlelerden oluÅŸan gerçeküstücü öğeler içeren ama kesinlikle öykünün akışını kesmeyen bir anlatım… kutlarım.
    ufak tefek anlatım sorunları da giderilince daha güzelleşecek.
    “Hepimizin hayattan beklentisi yoktu”sözündeki gibi…
    hepimizin yerine hiçbirimizin ya da çoğumuzun demek daha doğru olacak gibi görünüyor.

  2. selam. teşekkürler. yalnız ben tam olarak demek istediğimi dedim zaten. eğer hiçbirimizin veya çoğumuzun demek isteseydim, öyle yazardım; ama öyle demek istemedim. sevgiler.

Yorum yapın ya da yanıt yazın