Hrriyetin Yeniden lan'nn 100. Yl | Aralk 1908 | Osmanl Meclisi

Hiç acelemiz yok


Gönderen: Tunca ÜÇER • 4.04.2007 • Türü: Edebiyat, Öykü

Sayaç yeniden yeşile döndüğünde arkamızda tekrar oluşan sürü ile harekete geçtik. Bu sefer adamın yanındaydım, ilk adımlarımızı attık, ilk şeridi bitirmek üzereydik ki sendeledi, başına sağa sola çevirerek tutunabileceği bir şeyler aradı. Ondan yana duran şemsiyeyi sol elime aldım, kolundan yakaladım, yürümeye devam ettik. Göbeği geçip, ikinci şerit için hareketlendiğimizde elimi sıkıca tuttu. Eli kuru ve nasırlıydı, derisi kalındı, ihtiyardı. Yardım alır gibi bir hali yoktu, doğrusu da bu ya; kim kime yardım ediyordu?

Tamamı

Hiç Acelemiz Yok 

And olsun, siz ölümle karşılaşmadan önce onu temenni ediyordunuz. İşte onu gördünüz, ama bakıp duruyorsunuz.

I

Kapıdan çıkınca çiseleyen yağmur karşıladı beni, hazırlıksız yakalanmıştım. Bekçinin şemsiyesini ödünç alıp, kaldırımda yürümeye çalışan kalabalığa karıştım. Bu içerisinde kıpırdamanın zor olduğu sürünün ışıklardan yolun karşı yakasına geçmesini umarak yürümeye devam ettim. Ne yavaşlayabiliyor ne de hızlanabiliyordum. Acelem olması aynı sürüyü paylaştığım insanları ilgilendirmiyordu, onlar birbirlerini anlamak için herhangi bir çaba göstermeksizin bir yere varmaya çalışıyorlardı. Işıklara geldiğimizde sürü durdu, hepimizin gözü elektronik sayaçtaydı, sabırsızdık, kıpırdanma başladı, sayaç yeşile döndüğünde sürü hızla yolun karşı yakasına doğru harekete geçti ama ben, başaramadım. İnsanlar çarparak, çarpmalarına aldırmayarak yürüyorlardı. Hareket edemememe rağmen kaldırımdan yola inmiştim. Sayaç gene kırmızıya döndüğünde, zor da olsa geriye bir adım atarak, kaldırıma döndüm. Sağıma baktığımda caminin bahçesinden gelen yeşil ışıkla aydınlanmış ve çiseleyen yağmurla zar zor gözüken bir adam, karşıya geçmek için bekliyordu. Şemsiyesi olmadığından ıslanıyordu, üzerinde uzun zamandır kullanıldığı belli olan bir takım elbise vardı, sırtı kambur, saçları seyrek, elbiseleri ıslaktı. İstanbul’un eski insanları gibi kılığı kıyafeti muntazamdı. İkimizin de amacının bu olmasına rağmen karşıya geçememiş, yolun bu tarafında kalmıştık. Belki ona yardım edebilirim diye düşündüm, hem böylece sadece karşıdan karşıya geçmek gibi basit bir işte de olsa aldığım sorumluluk bana güç verecekti. Birbirimize yardım etmiş olacaktı. Adama dönüp baktığımda yüzünde beni tedirgin edecek kadar sert bir ifade gördüm, yüz hatları keskindi, bakışları katıydılar. Bu teklifi yaptığımda –en iyi ihtimalle- bunu kibarca reddedecek ve bunu yalnız yapabileceğini söyleyecekti.

Sayaç yeniden yeşile döndüğünde arkamızda tekrar oluşan sürü ile harekete geçtik. Bu sefer adamın yanındaydım, ilk adımlarımızı attık, ilk şeridi bitirmek üzereydik ki sendeledi, başına sağa sola çevirerek tutunabileceği bir şeyler aradı. Ondan yana duran şemsiyeyi sol elime aldım, kolundan yakaladım, yürümeye devam ettik. Göbeği geçip, ikinci şerit için hareketlendiğimizde elimi sıkıca tuttu. Eli kuru ve nasırlıydı, derisi kalındı, ihtiyardı. Yardım alır gibi bir hali yoktu, doğrusu da bu ya; kim kime yardım ediyordu?

Ya on bir yaşındayım ya on iki, dedem ve ben salonumuzun bir kenarında evdeki mobilyaları elden geçiriyorduk. Bir iki parçayı sabitleyebilmek için içeriden işkenceyi almamız gerekmişti, dedem yorulduğundan olsa gerek elimi sıkıca tutmuştu, eli kuru ve nasırlıydı, ihtiyardı. Her işi bir an önce başarıyla bitirmek istediğimden adımlarımı hızlıca atıyordum. Dedem bana ayak uyduramayarak sendelemişti, bir eliyle masadan güç alarak dengesini sağladı, sonra da usulca bana doğru eğilip, “Hiç acelemiz yok.” dedi. On iki yaşındaydım ve her işte acelem vardı, umursamamıştım, oysa “son”a yakın olan oydu, onun acelesinin olması gerekirdi. Onunki bir bilgelikti, benimki de bir şans, aynı yollardan geçmeme gerek kalmadan bir ihtiyarın birikimlerinden faydalanabiliyordum.

Belki de bu yüzden adımlarımı ona göre ayarlamıştım, yavaşça ilerliyorduk. Her ne kadar belli etmemeye çalışsam da acelem olduğunu anlamış olacak ki hızlanmaya çalıştı, oysa birkaç adım sonra karşıya geçmiş olacaktık. Sürüdekiler ikimize de çarparak yanımızdan geçiyorlardı. Bir an sendeledi, kolumu tutarak dengesini sağladı, “Adın ne senin amca” dedim, “Yakup” dedi, İstanbul’un eski bir insanına hitap ettiğimi bilerek; “Bak Yakup Bey Amca, yavaş yavaş, hiç acelemiz yok.”

II

Bank soğuktu ama oturduğum kısmı zor da olsa ısıtmıştım, bu yüzden oturduğum yerden hiç kıpırdamıyordum. Rüzgâr denizden yüzüme vurdukça, göz kapaklarımı bile kıpırdatamaz olmuştum. Atkımı iyice çektim, yalnız gözlerim açıkta kaldı, onlar da üşüyorlardı. Başımı yavaşça hareket ettirebiliyordum, döndüm, solumda köprü, onun altında Beylerbeyi Sarayı ışıl ışıldılar. Karanlığın içinde bile karartı olarak beliren bir gemi sarayı kapatarak ilerliyordu. Bense yalnızca düşünüyordum, kafama takılan herhangi ciddi bir şeyi düşünmemek için, bu soğuk havada ve muhtemelen buz gibi bir suda balıklar, denizanaları ne yaparlardı? Balıklar üşümezler miydi? Fikir yürütemiyorum. Tekrar suya ve karşı kıyıya bakıyorum, gemi bu seferde Tekel binasını kapatmış… Ne istiyor bu gemi manzaradan? Binadan yansıyan ışıklar denizi aydınlatıyordu, balıkları bilemiyorum ama denizanaları oradaydılar. Başımı tekrar sola çevirdim, Beylerbeyi oradaydı, köprü oradaydı, köprünün üzerinde arabalar ve onların ışıkları sarıyla, kırmızıyla oradaydılar. Duyulabilen tek şey onların gürültüleriydi, nereye giderseniz gidin bu şehirde bu gürültüden kaçamazsınız, ama gecenin bu saatinde burada bulunma şansınız varsa, az da olsa dalgaların sesini ya da geçen gemilerin motorlarının hırıltısını duyabilirsiniz. Bir gemi hırıltısı bile huzur verebilir bu şehirde, beklentileriniz bu kadar küçülmüştür. Oysa soyutlanabilmelidir insan, mesela bu grostonluk çirkin gemileri kaldırıp, yerlerine küçük kayıklar koyabilmelidir ya da denizanalarının yerine küçük sevimli balıkları… Köprü tekrar dikkatimi çekti, solda olmasıyla, sarısıyla, kırmızısıyla ve elbette duymazdan gelinemez gürültüsüyle. Üzerinde bir adam yürüyordu, kırmızı penyeli ve telaşsızdı, insana köprülerin üzerine taşıtlardan daha çok insanların yakıştığını düşündürtüyordu. Adam parmaklıklara tırmanıyordu ağır ağır, yalnızdı, Beylerbeyi parlıyor, karaltılar manzarayı bozamıyordu, adam ya hayattan umudunu kaybetmiş ya da hala çok şey bekliyordu, gecenin içinde aydınlanmış suda küçük, renkli balıklar yüzüyordu, adam kendini geceye bırakıyordu, ufak mavi salmalı bir sandal ile bir baba ve esmer ufak bir kız denize açılıyor, sandalın motorunun sesi kulağımı tırmalıyordu, solda kırmızı bir penye parlıyor, köprüdeki arabaların sesleri kesiliyordu, kırmızı penye suya çarpıyor, tek bir ses geliyordu, sanki bir su birikintisine bir bozuk para düşüyor, bir hikâye de burada bitiyordu.

III.

- Üzülme, yeni bir hikâye başlar.
- Başlar mı dersin be abi?
- Her zaman başlamaz mı?

IV.

Böyle teselli etmeye çalıştım, televizyondaki dizinin bitmesine üzülen bekçiyi. Ama son sorduğum sorunun cevabını ben de bilemedim. Her zaman yeni bir hikâye başlar mı? Kapıdan çıkıp, kaldırımda hareket halindeki sürüye karıştım. Bu sefer ışıklardan geçmeden, sağa, denize doğru devam ettim. Deniz kenarındaki kahvelerden birini beğenip, dalgaların beni ıslatamayacağı, çok da kalabalık olmayan bir köşeden kendime bir tabure seçtim. Tabureye çöküp, derin bir nefes aldım. “Yoruldum.” Biriyle buluşacakmışım ve onu bekliyormuşum gibi davranmaya çalışıp, buna kendimi de inandırdım. Gelebilecek insanları düşündüm fakat yanımdaki tabureye herhangi birini oturtamadım. Şimdiki zamandan vazgeçip, geçmiş zamandan insan arayıp, bir kaçını oturtup, sohbete başladım. Yoruldum ve sorularım var; “Geçmişte her şey çok mu daha güzeldi?”, “Daha mı huzurluyduk?”, “Susmak gerçekten en iyi çözüm müydü?”, “Sustuk şimdi, susmasaydık kaybedebileceğimizi düşündüğümüz şeylere sahip miyiz?”, “Hiç mutlu olduk mu?”… Sorulara bunlarla başladım, ama sadece birinci tekil şahısla değil, herkeste, her zamanda cevaplar aradım. Çaylar, geldi, çaylar gitti, hep iki kişilik içtim. “Hiç umut etmekten vazgeçtik mi?”, “Hiç bir şeylerden kaçmadan yaşadık mı?”, “İnsanlardan, kendimizden ümidimizi yitirdiğimiz bir gün oldu mu?”. Tabureye insanlar oturdular, kalktılar, zaman ne kadar da çabuk geçti. Yan masalara da insanlar oturdular, çehreler değişti, insanlar, anlattıkları hikayeler değişti, bugün bir hüzün var, yağmur damlacıklarıyla o hüzün, üstümüze yapışıyor. “Şu Ermeni’yi vurmuşlar da, yukarıda yollar kapalıymış.” Bir kurşun Ermeni’yi vuruyor, bu umursamazlık, sıradanlık da beni. Ermeni? Hrant. Tabureden kalkan insanlar sorular karşısında şaşkın ve çaresizler. Kaçıyorlar. Sorularımı arttırdım, basitleştirdim, sonuç değişmedi. Son bir çay daha söyledim, onu da bitirip, kalktım. Sorularım ve olmayan yanıtlarımla sürüye tekrar karıştım. Işıklara gelince durup, derin bir nefes daha aldım… “Yoruldum.”

Şimdiki zamanı, gelecek zamanı unuttum. Işıklardan, yokuş aşağı hızla akan arabalardan, bu sürüden sıyrılmak istedim ve sıyrıldım, dizginleri ele alma zamanıydı belki de, en azından bunu yapabilmeliydim. Geçmiş zamandan bir iki insanı bir sandala alıp seyretmeye başladım derin, kıpırtısız sularda, ben onlara soruları orada sordum, çünkü artık eminim; hareket başladı bir kere, cevapları bileceklerdir, bilecekler, ve en doğru cevabın da zamanının çoktan geldiğini onlar işte o an bana söyleyecekler. Sandalın içine iyice yayıldım, ayaklarımı uzattım, kürekleri çoktan saldık bile, kürekler kıpırtısız berrak suyun içerisinde dibe boylandılar, kendimizi dalgalara bıraktık, denize ve sandalımıza güvenimiz tam. Sayaç kırmızı idi, gelen ışıklar, soldan, hareketli ve sarı… Su mavi ve artık sallantılıydı. Bir sandal bu sallantının içinde devriliyordu ve sarı büyük bir ışık görüyordum hızla üzerime yaklaşan, suyun eski dinginliği içime işlemiş, sandaldan düşen bedenim suyun dibine doğru ilerliyor, arkamda sayacın yeşlilini bekleyen sürüden biri sesleniyor:

“Delikanlı çabuk olsana!”

Bir el görüyorum suyun içerisinde, sıkıca sarılıyorum, kurumuş nasırlı bir el, ondan güç alıp, yanıtlıyorum sesleneni:
“Hiç acelemiz yok!”

Tunca Üçer

Bu içerik için hiç etiket yok.

Bu içerik ilginizi çektiyse bunlara da göz atabilirsiniz:

Tek yorum var »

  1. nasırlı el tutuşmalarında geçmişle bugün arasındaki bağlantı kurmada çok başarılı buldum.
    Ayrıca sürü içindeki düşünen insanın,
    çılgın dünya karşısında bir şeylerin ters gittiğinin farkındalığıyla,
    bir şeylerin iyiye dönüşmesi umudunun kesiştiği
    soruların yanıtlarını bulamadıkça da yalnızlaşmayı… sonunda da buruk bir tat bırakarak hiç acelemiz yok diye yaşamla ölüm sınırında kalmışlığı
    hem gelişmiş bir edebi tatla
    hem de sürükleyen kurguyla anlatmışsınız.

Yorum yapın ya da yanıt yazın