Hrriyetin Yeniden lan'nn 100. Yl | Aralk 1908 | Osmanl Meclisi

İç dökümü


Gönderen: Süheyl Kalçık • 2.11.2006 • Türü: Edebiyat, Öykü

Sokağın köşesinden dönüyoruz, heyecanla ve hızlı adımlarla. Hemen yanımızdaki büfeden, Bülent Ağabey dışarı fırlıyor:

- Lan anasını s…nin şehrine bak! İyice yaşanmaz oldu buralar Rızaa, napçaz?

Hayretle bana bakıyor:

- Nasıl oluyor da bu erkekler böyle ulu orta, rahatlıkla küfür edebiliyorlar?
- Genellikle iki cinsin, yani kadın ile erkeğin pek içiçe olmadığı ortamlarda bulunanlar, ne bileyim yurt gibi, askerlik gibi ya da bazı köylerdeki tek cinsin baskın olduğu evler gibi böyle oluyor insanlar. Yalnız sanırım biz erkekler bu konuda biraz daha cüretkar oluyoruz.
- Ama sen de dört sene yurtta kaldığını söylememiş miydin? Ben senin hiç küfür ettiğini duymadım? Hiç küfür etmez misin?

Aslında “A… bile korum” demek geçiyor içimden ama bir yandan da “bir kaç saat daha sabret oğlum” diyorum. Ve yalnızca; “genelde etmem, çok gerektikçe…” demekle yetiniyorum. Benden bir kaç yaş gençce bir kız, iyi bir yazar olduğumu düşündüğünden olsa gerek, bir gün bizim yayınevine elinde dosyası ile gelip, yazılarını bana okutmak istediğini söylemişti. Suratında bir tedirginlik vardı, daracık onu sarmış elbisesi içerisinde vücudu çekingenlikten ne yapacağını bilemiyordu. Gülümseyerek masamıza davet ettim, o gün ve daha sonraları uzun uzun sohbetler ettik. Aslında iyi bir yazar sayılmam ama bildiğim hemen hemen her şeyi ona da anlatmaya çalıştım. Sonraları tehlikeli bir yakınlaşmaya başlamıştık, işte şimdi de buradayız, yatağımda. Bacaklarını vücuduma sarmış, gözlerini kapamış, kendini tamamen bana bırakmış…

Yazı masasını oturduğumda karşımda hayalkırıklığına uğramış bir şekilde uzanıyordu. Özene bezene, üzerinde günlerce düşünerek, hissetmeden sadece kurgulayarak yazdığım bir çok öyküde yer alan sevişme sahnelerinden oldukça etkilenmişti anlaşılan ama gerçekte böyle olmuyor bazı şeyler, maalesef.

- Ne sandın yani? Bizler günlük tutmuyoruz, hikayeler yazıyoruz. Önce kendimizi sonra karşımızdakini yalanlarımıza inandırmaya çalışıyoruz. Ama gerçekte yani hayatın içinde böyle oluyor.

(Evet hayatın içinde aslında o, biraz önce, “a… korum” diyenle sevişti, “genelde küfür etmem” diyense bu satırları yazıyor)

Yanıtlamadı. Giyinmeye başladı. Yüzünde zoraki bir gülümseme vardı. Henüz eve gireli iki saat bile olmamıştı, hem de bu gün pek de konuşmamıştı fakat o, bir sonraki treni yakalamak istediğini söyleyerek çıkmak istedi. Ben de kabul etmek zorundaydım. Çünkü vücudumda meydana gelen gevşeme karşı koymama engel oluyordu, bu kadar hızlı salgılanan hormanlarım beni oldukça yıpratmıştı.

İstasyonda beklerken ikimizden de çıt çıkmıyordu. Konuşmak da pek istemiyordum, keyfim kaçmıştı. Tek dileğim trenin bir an önce gelmesi ve gitmesiydi. Onunla yalnızca yatmak için mi görüşmüştüm? Elbette hayır, ama şu an tek istediğim bir an önce gitmesiydi. Sanırım o da bunu istiyordu. Bir dahaki buluşmamızda, derin olduğuna inandığımız muhabbetimize devam edebilir, edebiyattan, politikadan bahsedebilir, Dostoyevski’nin ne kötü bir yazar olduğunu iddia edebilir, Mozart’ı insanların nasıl olup da dinleyebildiklerini tartışabilirdik… Ama şimdi, yapabileceğim tek şey yandaki bankta duran gazeteye uzanıp, vakit geçirmek için ona göz atmak. Gazeteyi açtığımda ikinci sayfada “Bedri Baykam’ın spermli mendilini sanat eseri olarak sergilemesi” ile ilgili haberi gördüm. Bedri’nin sanat üzerine düşüncelerini, bu olaya karşı başkalarının tepkilerini uzun uzun okuyup inceledikten sonra ben de bu sergilenen sanat eserine(!) Bedri’nin mendile yaptığı şeyi yapmak istedim…

Ben bunları düşünürken tren geldi. Kız yerinden kalkmak için acele etmedi. Yavaşça yüzünü bana çevirdikten sonra, “Hoşça kal” dedi. Ben en çok bu “kal”mak sözüne takılmıştım. Çünkü, ben “hoşça kal”ı, yalnızca söylediğim insanı uzunca bir süre orada yalnız bırakacağım zaman kullanırım. Acaba bir daha görüşmeyecek miydik? Yanıt olarak “Görüşürüz” dedim, yine o zoraki gülümsemesini giyindi yüzüne…

Eve dönerken, Bülent Ağabey’i gene gördüm. Efkarlı efkarlı oturuyordu, açıkçası benim de pek keyfim epeyce kaçmıştı. Onu çay içmeye davet ettim, kabul etti.

Bülent, uzun uzun raflara muntazamca dizilmiş kitapları inceledi ve sanırım bu kadar kitabı okumuş olabileceğime inanmadı ya da inandıysa da buna bir anlam veremedi. Çünkü kendisiyle tanışıklığımız eskiye dayanır, oldukça eskiye… Böyle kitaplarla falan aramın iyi olmadığı, okumayı sevmediğim genelde serserilik yaptığım yıllara. Kaldığım parasız öğrenci yurdunda bizden sorumlu görevliydi. Küfür etmeyi, kızlardan konuşmayı, onlarla dalga geçmeyi, arkalarından dedikodu yapmayı ve bunun gibi bir çok aslında çok da gerekli olmayan şeyi ondan öğrenmiştim. Sanırım sekiz yıl olmuştu görüşmeyeli onu bu sokakta, yıllardır oturduğum sokakta gördüm bir gün ve o gün bugündür sürekli görüşüyoruz.

- Ulan entel, dedi, koyayım sana şurdan bir müzik de renklenelim.

Uzunca bir arayıştan sonra, bir Cdyi alete yerleştirdi.

“Sarı sıcak yazlar uzak
Dost uzanan eller uzak
Karanlıklar kurmuş tuzak
Benim sonum dünden belli”

Ağabey be, sen de bunu hep yapıyorsun, derinden, acıklı, acıtarak çalıyorsun.

“Haramiler sarmış yolumu
Güvercinler muhbir ucar
Telden tele fermanım gider
Benim sonum dünden belli.”

Çayları içip, iki lafladıktan sonra, Bülent’i uğurluyorum. Masama geçip, kağıdımın kenarını masanın kenarına parallelleyip, kalemimi alıyorum. Yazmadan önce düşünmeye başlıyorum. Günlük yazmıyoruz… Yalanlarımıza önce kendimiz inanmamız gerek… Bu masadan, elimde kalemle bakınca herşey ne kadar da farklı gözüküyor. Yaptıklarım, yapmak istediklerim, yapamadıklarım, yapacaklarım… Bazı şeyleri değiştirmek, bir cümlenin üzerine çizik atıp, onu yeniden yazmak kadar kolay olsa keşke. Yazmaya başlıyorum:

“Sokağın köşesinden dönüyoruz”

Yok diyorum içimden, olmadı, üzerini çiziyorum ve düzeltiyorum:

“O sokağın köşesinden belki de hiç dönmemeliydik.”

Bu içerik için hiç etiket yok.

Bu içerik ilginizi çektiyse bunlara da göz atabilirsiniz:

Yorum yapın ya da yanıt yazın