Rüzgarla gelen

(…)

Son bir nefes ve nabzı durdu. Karmaşa son buldu. Masanın üzerindeki kitabın herhangi bir sayfası açık kalmış, pencereden süzülen hafif bir rüzgarın etkisiyle savrulmaktaydı. Kafasının içinde hapsolmuş düşünceler uçuruma hücum etmeden önce, Madam Bovary’den bir kaç satır okumuştu ‘Sıkıntı denen sessiz örümcek de, yüreğinin her köşesine ağlarını örüyordu karanlıkta…’

Parmakları uyuşmuş, fakat hala hissedebiliyordu yerdeki ıslaklığı. Halbuki duyguları, sehpanın üzerinde bulunan çerçeveyi parçaladığı anda onu terk etmişti. Annesi, anneannesi ve kendisi kırılan çerçevenin içinde yerde öylece uzanıyorlardı. Tam karşısında bulunan, onun kendi düşünsel dünyasından dışarı açılan tek pencere herzaman kilitli olmasına rağmen bugün ardına kadar açıkttı. Rahatsız edici bir gürültüyle cama çarpıyor, bir dahaki sefere daha da şiddetli çarpıyordu. Nasıl oluyor da bunların hiçbiri Dilara’nın ilgisini çekmiyordu. Şuursuzca bir avucundan diğer avucuna akıtıyordu pıhtılaşmaya yüz tutmuş kanını. Daha önce hiç görmediği, girmediği bu yumuşak denizde uysallığından taviz vermeden yüzmekte idi. Dalgalar şiddetini arttırır iken, o, halsizliğiyle yenik düşüyordu. Göz kapakları , dramatik bir oyunun ardından kapanan perdeler gibi sükut içindeydi. Oyun bitmişti.

(..)

Bütün bir günün verdiği yorgunlukla koltuğa yıkıldı. Kıryedi yaşındaydı ve işe ilk girdiği günden bu yana hep bu yoğunlukla çalışmıştı. Ama artık dayanamıyordu. Yirmidört saatin getirdiği uykusuzlukla bitap düşmüş gözleri baygın, odanın içinde gezinmeye başlamışlardı bile. Şâşalı mobilyalarını seyretmek hiç de iç açıcı gelmemişti ki; vitrindeki fotoğraf bütün ilgisini kendine çekmeyi başarmıştı. Tamamen hırsı ile beslendiği zamanlardı. ‘Yılın En İyi Gazetecisi’ ödülünü aldığı gün, kızı ve annesi ile beraber çekinmiş olduğu bir fotoğraftı bu. Kızı ve annesi… Filiz hanımın hayatında önem arzeden ender insanlardı. Annesinin yüzünden gülücükler eksik olmaz, ağzından bal damlardı. Onun asi çıkışlarına bile ses etmezdi. Herzaman alttan alarak, sen bilisin derdi. Ya kızı…

Dilara’yı mutlu etmek hatta buna çabalamak bile herzaman zahmetli gelmişti gözüne. Olmuyor. Konuşamıyor, anlaşamıyorlardı. Halbuki küçücük kız iken kucağına alır saçını okşardı; Dilara’nın gıkı bile çıkmazdı. Peki ne oldu da aralarındaki bağ bozguna uğradı. Neyse ki herkes kendi başının çaresine bakabiliyordu. Yaşam alanlarını ayırmaları düşünsel ayrılıklarını göz ardı edebilmelerine yardımcı oluyordu. Peki ya şimdi ne yapıyordu. Dışarda rüzgar delicesine esiyordu. Telefonu eline aldı; hiç olmazsa sesini duymak ümidiyle aradığı kızına ulaşamadı. Telefonu açan olmadı.

Yorum yapın/Yanıtlayın