Hrriyetin Yeniden lan'nn 100. Yl | Aralk 1908 | Osmanl Meclisi

Saklıköyü


Gönderen: Mehmet Omer Tozkoparan • 17.03.2006 • Türü: Öykü

I
Köşedeki kahvede –kahvenin köşesinde- oturan adam, kaptandır, sarı saçlı, pembe yanaklı, gözlüklü olan. Karısı –ismini bilmem-, Rusya’dan gelmiş, Beyaz Rusya’dan –neden beyazdır bilmem-, öyle derler. Ayrıca kahvede iki adam daha oturmaktadır; Ali, pervazcı denir kendisine ve Murad, tek daşak derler –nedendir kimse bilmez-. Ali döndü, baktı kaptana “Ulan” dedi, “Böyle bir karı düşüreceğimi bilsem, ben de boşarım benim karıyı.”. Murad gülümsemekle yetindi. Mavi çerçeveli pencerenin yanında pembe-mor begonviller vardı ve begonvillerin saçakları çardağın altında oturanları rahat bırakmazlardı. Güzeldiler güzel olmasına ama çok da dağılıyorlardı etrafa –hele bu mevsimde-…

Köşeden –ki bu kahvenin karşısında kalan bir başka köşedir- Kaptan’ın karısı gözüktü. Bu “karı” bu köye düşemeyecek kadar güzeldi. Bu toprağın yetiştirdikleri gibi koca memeli değildi mesela ya da nasırlı elleri yoktu. Çünkü bu toprağın kadınından farlı olarak elleri, narenciyenin toprağını, çapanın sapını değil de olsa olsa kaptanın yağlı, kıllı vücudunu ellerlerdi. Ama bu eller aynı zamanda kaptandan da ziyade tüm köyün erkeklerinde de kendisine dokundurma isteği uyandırırlardı. Kaptanın karısı köşeyi döndü, kahveden beş baş, on göz de o köşeye döndü, kaptan kıskançlıkla değil, biraz gururla güldü.

“Karısının da gülümsemesi kaptanınkinden aşağı kalır değildi. O gülümsemeden koca bir hikâye çıkardı. Ama gözler bu hikâyeyi bozardı. Dudakların kırımından dökülen ego, gözlerin hüznü, umursamazlığı altında kalırdı. Hatun bir cigara çıkardı. Şu kokulu, pahalı olanlardan. Hüzünlü gözlerini süzdü, uzaklara daldı. O sırada kahvecinin uzattığı ateşle kendine geldi. Derin bir nefes çekti. Kahveci uzaklaşan gölgesine göz ucuyla bakarken dumanı kaptanın yüzüne üfledi.

Dışarıdan köyün kadınları toplu halde geçiyordu. Çeşitli renklerde yemeniler vardı başlarında. Zihnim bir fotoğraf makinesi gibi önce hepsini içine aldı, sonra birine yaklaştı. Bir süre sonra yalnızca yüzünü ve gözlerini görür oldum.”

II

Ertesi gün kahve köşedeki gene aynı kahvedeydi. İşsiz güçsüz ahali oradaydı.Ali kahveciyi çağırdı.Oturdular.Ali’nin küçük de bir oğlu vardı,akranlarına göre gerçekten “küçük”,afacan bir çocuktu ve müthiş zekiydi.Zihninde bir dünya yaratmıştı.Orada arkadaşları vardı.Beni en çok şaşırtan da bu dünyada çocukların her gün kitap okumasıydı.Burada insanlar için kitap,gazete hep bir bilgelik simgesiydi.Okuyan takdir edilirdi ama insanlara uzaktı.İşte bu yüzden Ali ‘nin oğlu özeldi.
Murad evinden aşağıya inerken kaptanın bahçesinden geçmek zorundaydı ve bu aksi adamdan da bahçesinden de hoşnut olmuyordu.Kaptan için önce karısı sonra bu bahçe geliyordu.Kazara bir çiçeğe dokunsanız,yandınız.Evin yanından geçerken kaptanın inlemesini duydu.Bu inleme insanı günaha çağırırdı.Murad yaklaştı,bir mandalinanın arkasına geçti,yoğurt teknesinden yapılmış bir saksının üstüne çıktı.Rus,kaptanın önüne eğilmiş ve Murad’ın bile onu düşlerken aklına gelmeyecek bir şey yapıyordu.Şeytan Murad’ın aklını çeliyordu.Kaptan inliyor ve Rus’un beyaz-pembe çıplak kıçı insanı kendinden geçiriyordu.Kaptanın inlemesi hızlanıyordu.Murad “karıya bak be” diye geçirdi aklından.Şalvarının içinde,beyninde ve kalbinde sıcaklık artıyordu.Kaptan bir eliyle Rus’un pürüsüz kıçına bir yandan da…
Murad elini şalvarının üzerine götürüp aşağı yukarı kaydırmaya başladı.Büyük bir haz duyuyordu.Bir anda bu haz acıya dönüştü ve yerini büyük bir kızgınlığa bıraktı.Ayşem’i anımsadı,ve o lanetli günü.Yasaktı Ayşem’e olan aşkı ama karşılıksız değildi.Bu köyün her bir santiminde Ayşem vardı,Ayşem kokuyor,Ayşem diye bağırıyordu…Murad küçüktü Ayşem’den ve Ayşem başkasının,başkalarının kadınıydı.Çingene güzeli Ayşem,deniz kızı Ayşem,yeni sürülmüş toprak gibi duru Ayşem…Herkese göre değişirdi adı.Gelişi gibi gidişi de acı vermişti.Murad’ın tek taşağını yitirmesine sebep olmamış,yaşayan kısmını da çalmıştı Ayşem…

III

Günlerin ardı bitmez.Sazlıkların arasında ve durgun derenin çamurlarıyla-paçalarında- Ali ve Murad oturmuş,konuşuyorlardı.Onların ya da köyden herhangi ikisinin bir aradayken konuştukları konular arasında Ayşem yoktu mesela,ama o Rus…O Rus yok mu… Hem düşte hem hayalde hem de sohbetteydi.Ali bir keresinde onu dere kenarında çıplak gördüğünü idda etti,Murad birkaç gün önceki olaydan hiç bahsetmedi.Ali’nin onu görüp görmediğinden emin değildi ama,o,yaşamıştı o anı.Kan gerçekten sıçramıştı beynine…Hayalden çok daha gerçekti teni ve çok daha parlak…
Cuma günü pazar günüdür.Sahile paralel uzanan ve bu köyün tek caddeceğine sağlı sollu dizilir tezgahlar.Civar köylerden satıcılar ve alıcılar gelir.Bu da yeni insanlar yeni sohbetler demektir.Kahve gene canlandı,Rus ortalıklarda yok.Kaptan –kaç gün olduğu bilinmez- balıkları buzların arasına yerleştiriyor.Dalgın.Gözleri hep uzaktan birileri gelecek de önündeki bulutları dağıtacakmış gibi… “Sahi” dedi kahveden biri . “Kaptanı ve onun nataşasını gören oldu mu ?” Bir diğeri karşı çıktı: “En nihayetinde yengemizdir.” diyerek.Ama kimse yanıtlamadı soruyu.Gerçekten de kimse görmemişti onları.Murad,benim böyle karım olsa bu heriflerin olduğu yerde sokağa çıkarmam diye düşündü.
Aslında Rus gitmişti.Kaptandan hiçbir şey almadan,bir yerden bir şey almadan gitmişti.Köşedeki bakkala borcunu bile ödemişti.Terk ettiği kaptan ya da bir köy değil,bu köyün bütün erkekleri ve delikanlılarıydı.O belki bu köy için bir düştü , belki de hiç gelmemişti.Çünkü varlığı yalnızca bir görüntü idi ve kaptandan başka kimse onu gerçekten yaşamamıştı.
Kaptan çipuraları dizmeyi bitirdi.Bir kadın durdu önünde,bir şeyler sordu,kimse ilgilenmedi.Kaptan yüzünü bile dönmedi…

IV

Akşam gelmişti tüm ihtişamıyla. “Bu akşam” dedi kaptan, “bu akşam içme zamanı,herkes benden.” Birkaç saniyeliğine kalabalık coştu,tezahuratlar patlattılar kaptana.O ise hafifçe selamlamakla yetindi.Murad anlamıştı; Rusla ilgili bir terslik vardı besbelli.Yoksa …“Hayır canım daha geçen gün nasıl da gülüşüyorlardı” diye geçirdi içinden ama midesine bir şeyler oturmuştu.
Rakı,Rus gibi beyazdı,peynir de en az onun kadar kaygan,kavun desen bir o kadar tatlı ve olmuş. “Daha ne isterim!” dedi kaptan. “İşte hepsi buradaa,burada!”diye bağırdı meze dolu örtüyü aşağı çekerken.Gözleri dolmuştu,ayağa fırladı. “Hepiniz orospu çocuğusunuz!Aç kurtlar,azgın serseriler!Kaçırdınız kar tanemi,kaçırdınız onu.Hergün gözlerinizle soydunuz,bakışlarınızla teker teker vurdunuz ona,doymadınız,doyamadınız.Kıskandınız beni.” Hıçkırıyordu kaptan…

V

Kaç akşam geçmişti üzerinden –bilinmez- , meyhane yine kalabalıktı.Kaptan her zamanki yerinde oturuyordu.Ne daha iyiydi ne daha kötü.Gözlerinde bulutlar…Beyaz peynir biraz,biraz mandalina,bir kadeh,bir dilim kavun … ve gözyaşı.Kaptan aynıydı.Murad girdi içeri yandaki aynadan suretine baktı.Tanıyamadı kendini.Gözlerinin altı mosmordu ve kırışıklıklar artık oyuntu olmuştu.Yan masada kızı kocaya kaçmış bir adam,onun yanında oğlu askerde olan.Sağ köşede Karabağlı Ahmet ,muhtar yani;derdi nedir bilinmez.Ortalıkta bir ezgi “Kerimoğlu duvarlardan atlamış,karısına altın yüzük alamamış.” Tokuşturun kadehleri.Kağtan kaldırdı başını,Murad’ı gördü yanında.Gülümsedi.Kadehte rakı,masada peynir,kulakta Kerimoğlu,yürekte keder.Düşte de hep bir bulaşma…

Tozkoparan ve Viran

Bu içerik için hiç etiket yok.

Bu içerik ilginizi çektiyse bunlara da göz atabilirsiniz:

Tek yorum var »

  1. insan hep kendinde olmayanı ister ya ondandır belkide bu özlemin bu ulaşamamaşlığın içkiye dönüşümü…Hep en yakınımızdakine zarar veririz haliyle bizimdir ya…
    Sonrası kırılmışlıklar ve pişmanlıklar ve yeni arayışlar!bu köy de hem kalandır hem gidene,yaşayan bilir biz de bilir gibi yaparız…

Yorum yapın ya da yanıt yazın