Sedir Hikayeleri

Ben kendime
yalanlar söyledim
sonra ben o kendimden
onları dinledim

dinledim
dinledim (Özdemir Asaf)

Oda karanlıktı. Uyanır uyanmaz nerede olduğumu anlayamadım. Sedirdeydim. Ne zaman tamamen kendime gelip de ışığı açabildiğimi kestirmek güç. Zihnim yerinde ama pek de mantıklı ve tutarlı şeyler geçmiyor gözümün önünden. Uzun bir kumsal var önümde, deniz düz, denizde küçük bir tekne. Altı bilemedin, yedi metre. Tekne sanki suyu rahatsız etmekten çekinirmiş ve motorunun sesinden utanırmış gibi suyun üzerinde ilerlemekte… Biraz öteden teknenin oltuşurduğu dalgalar kıyıya vuruyor. Denize paralel okaliptüs ağaçları… Tüm sahil buğu septillenmiş gibi kokuyor. Okaliptüslerin üzerinde sevgililerin isimleri. Okaliptüslerinin birinin altında bir çift sevgili… Üç, dört ağaç ötede de küçük bir kız çocuğu, dondurmasını yiyor. Sevgililer biraz huzursuz ama o, çok mutlu. Peki nedir bütün bunları gözümün önüne getiren, zihnime koyan? Pancar motorlu teknenin orada ne işi var? Sevgililer neden huzursuz? Küçük kız neden yalnız? Anlamak için ne kadar çabalasam, sonuçsuz. Bu bir mektup mu? Hayır, değil. Çünkü tamamen kurgusal. Ama bir mektup olsaydı da gene kurgusal olacaktı. Gönderilmemiş bir mektup içerisinde tamamen benim ürünüm -başlattığım, geliştirdiğim, uğrunda acı çektiğim bir “sen” mesela- olanlardan bahsedecektim. Ama yapamazdım. Çünkü burada, bu sedirin üstünde, bu yazı masasında ya da kapı önünde begonvillerin yanında otururken düşündüklerim, yaşadıklarım… Ama lüzumu yok. Bu kadarı “kafi”. Üstü de, hepsi gibi bana kalsın…

***

“Tüm gün onunlaydım”

Bugün güzel bir bahar günü, fark edebildiğim. Güneş içimizi ısıtıyor. İliklerimizin bu sıcaklığa ihtiyacı vardı. Sen yanımdasın, bahar yanımda. Sahilde ve şehirde yürüyoruz. Ben daha önce hiç görmediğim maviliklerini görüyorum denizin, hiç fark etmediğim yosunlarına bakıyorum ve hiç hissetmediğim çimleri hissediyorum tabanlarımda… Hava, toprak kokuyor, açmak için sabırsızlanan çiçeklerden kokuyor, hava bahar kokuyor. Bir banka oturup, koşuşturan çocukları izliyoruz. Onların neşesi, neşemiz oluyor. Sanki birazdan kaçıracakmışsın gibi duran ellerine uzanıyorum, ellerim ellerinin arasında duruyor. Yanımızdaki banklarda insanlar oturuyor. Bazıları tartışıyor, bazıları sadece duruyor. Umursamıyoruz. Deniz gene kıpırtısız, karşı kıyı gözükmüyor bu sefer. Ne bir kayık ne bir yat var, dümdüz suyun üzerinde ama önemi yok. Çünkü şu an huzur ne o teknede ne de deniz üzerinde. Tam yanımda. Ellerin ellerimin arasından kayıyor. Ayağa kalkıyorsun. Ayakların suyun içerisinde… Ben sana, denize, bahara, şaşıyorum. Zaman ne kadar da çabuk geçiyor? Sen nasıl da hemen güzelleşiyorsun. Solumuzda duran onlarca çiçeği gösteriyorum, onları sana armağan ediyorum. Çiçekler, yüzlerini senden yana dönüyorlar. Çiçek oluyorsun, kök oluyorum, toprak oluyorsun, yağmur damlası oluyorum, deniz oluyorsun içinde yüzen balık, suyun dibinde yosun oluyorum… Sen dönüştükçe, ben “ben” oluyorum. Ben de yanına geliyorum, polenler taşıyorum sana bahardan, gökteki bir-iki bulutu sis yapıp yanımıza serpiştiyorum, sarıyorum çevremizi…

Bütün gün seninleydik bugün. Sen buradaydın, ben yanındaydım… Bugün, bütün gün ben, bu sedirin yanunda, mavi kapının karşısında, dört duvar arasında seni yaşadım, tüm benliğimle…

Tablo: Carolyn McBride – Blue Door

Yorum yapın/Yanıtlayın