Tanrılar ve Kullar
Gönderen: Levent Sevi • 9.03.2006 • Türü: Öykü

Size, bu acı günümde bunları anlatmamın nedenine gelince; biraz önce polisler, benim bu satırları beynime kazıdığımı biliyorlarmışçasına, bana ait ve Lev’in çekmecesinde bulunmuş olan ve okunmamış olduğu hiç açılmamış olmasından anlaşılan mektubu gösterip; onu isteyip istemediğimi sordular.Mektubu görür görmez ağzımdan evet kelimesi çıktığı için, polislerin cümlelerini bitirme gereği duymamaları beni şaşırtmadı, bu mektubu şimdi sizinle paylaşacak olmamın sizleri şaşırtmayacak olması gibi.Eğer Lev bu mektubu okumuş olsaydı, her yıl doğumgünlerimizde birbirimize yolladığımız ve genellikle felsefi içerikli ve hayata dair olan mektuplardan birinin, Lev’in intiharına neden olduğunu düşünüp vicdan azabı duyacaktım.Mektubun okunmamış olması üzüntümü azaltmasa da, üzüntümün daha da çoğalmasını engellemiş oldu.Mektubu okursanız Lev’in içinde yaşadığını söylediği Tanrı tezini, yaşadıklarımı anlatarak nasıl çürüttüğümü görecek ve bu haklı telaşımın nedenini anlayacaksınız
TAMAMI
Bölüm II : Kullar
“Ölme isteği bilgelikle başlar.”
Franz Kafka
Lev öldü.
Lev’in, en iyi arkadaşımın, hayatla ölüm arasında bir seçim yapması gerekti ve başarısız olan hükümetleri bir daha seçmeyen seçmenler gibi, o da hayatı bir daha seçmedi.Seçilmiş kişilerin bulunabilecekleri en seçkin davranış, seçilmemiş gibi davranmaktır.Ve tanrılıktan kulluğa dönüşen hayatlarını belli bir evreden sonra kabullenemeyip sona erdirmeleri bunun en çok tercih edilen şeklidir.Her şeyi görmezden gelip kendini kandırmak boşunadır ve ölümün sıcak nefesi hayatın buğulu camına çoktan adını yazmıştır.
Lev’in intiharına hiçbirimiz bir anlam veremedik dersem, kendi tezimi çürütmüş; diğerlerininkileri ise doğrulamış olurum.Bir insanın neden yirmi yedinci yaşgününde intihar edebileceğine en iyi arkadaşı bir anlam veremezse, bu; o arkadaşın ya cahil olduğunu, ya da bir şeyleri görmezden geldiğini gösterir.Bense ne cahil olduğumu düşünecek kadar cahilim, ne de bir şeyleri görmezden gelecek kadar körüm.Benim bu intihara vereceğim anlamın, Lev’in vermiş olduğu anlamla çakışacağını ise hiç mi hiç sanmıyorum.Eğer bir insanın en iyi arkadaşıysanız, onun diş macununu baştan mı yoksa ortadan mı sıktığını bile bilirsiniz.Her şeye rağmen bu intiharın benim için sürpriz olmadığını söylersem, dürüstlük sınırlarını zorlamış olurum.Lev’in neden intihar etmek için yirmi yedinci yaşının ilk gününü seçtiğine gelince; bu hiçbir zaman tam olarak bilinemeyecek olsa da, tam dokuz yıl öncesine, Lev’in on sekizinci yaşgününde yaşadığımız olaylara dayanıyor diye düşünmekteyim.
Efsanelere özenmek çocukça bir şeydir. O zamanlar çocuk olduğumuz için, bu bizim açımızdan fazla bir sorun teşkil etmiyordu.O gece bir şeyin farkına varmıştı Lev: Bütün efsaneler söz birliği etmişlercesine yirmi yedi yaşında ölmüşlerdi.James Dean, Jimy Hendrix, Janis Joplin, Jim Morrison… Her ne kadar adlarının baş harfleri “J” olmasa da Kurt Cobain ve Brian Jones…Bu bir rastlantı olamazdı. Ama o gece uyuduk ve dokuz sene bu konu üzerinde hiç konuşmadık.Ta ki bugüne kadar…Lev acı bir şekilde hatırlatmasaydı, konuşmayacaktık da…
Mutlu bir yaşam sürmeye çalışan bir insanın, neden ölümü yaşama tercih edebileceğini inanın ben de bilmiyorum.Ama, az çok tahmin edebiliyorum.Ve bu intiharı gerçekleştirmek için bugünü seçmesini ise, kurduğumuz hayallere ne kadar saygı duyduğuna ve beni ne kadar sevdiğine, beni inandırmak için verilen bir mesaj olarak kabul ediyorum.Ama bir insanın sırf en iyi arkadaşına mesaj verebilmek için ancak intihar etmesi, ancak Hint filmlerinde ve Japon hükümetlerinde görülebilecek bir eylemdir.Kısacası, Lev’in sorunu, daha fazla kendini kandıramamasıydı diye düşünüyorum.Lev, hayatı boyunca, işi yukardakine bırakmayıp; kendi rastlantılarını kendi yaratacak kadar hamarat bir insan olmuştur.Pek sıklıkla giymediği pantalonuna bir beşlik bırakması ve birkaç ay sonra o pantolonu tekrar giydiğinde, cebinde beş kağıt bulduğuna sevinmesi bu durumu kanıtlayabilecek en güzel kanıttır.Mutluluk kendini kandırmaktır.Ve bunu başarmak her babayiğidin harcı değildir.Ben başaranlardanım.Lev de öyleydi.En azından bugüne kadar.
Sadece Lev, Lev’in annesi ve benim bildiğimiz ve Lev ile ölene kadar dünyadan saklayacağımıza yemin ettiğimiz sırrı, şu an sizlerle paylaşmakta bir sakınca görmemem; Lev’in zamansız ölümüyle hem bu yeminin bozulmasından, hem de bana ve dünyaya ihanet etmesinden kaynaklanmaktadır.Benim, dünyanın ve benim intikamımızı almak için yazmayı tercih etmemin de aynı nedenden kaynaklanıyor olması, şu an sizler için pek de kabul edilebilir bir neden olarak görülmeyecek olsa da; biraz sonra anlatacaklarım, sizi temin ederim ki, beni çok iyi anlamanızı sağlayacaktır.(Lev, ona yazarak ihanet ettiğimi görse, büyük ihtimalle gülerdi; ama dünyanın görülmeyen bir ruhu varsa eğer, intikamımızı yazarak aldığımı görse, kesinlikle ebemden başlayıp, soy ağacımızda okunmadık tek bir isim bile kalmayana dek küfrederdi.)Sır şudur ki; Lev’in sahip olduğu sorumluluklar, normal bir insanın dünyaya karşı sahip olduğu sorumluluklardan daha fazlaydı.
Lev dünyaya, dünyayı değiştirmek misyonuyla gelmişti; dersem, anlatacağım ve dilimin hikaye demeye varmadığı bu gerçeklik, size bir bilimkurgu romanını andıracak; ve sizin önyargılarınız komutasındaki beyinleriniz için, gerçekliğini her geçen cümlede daha çok yitirecek.Ama demek zorundayım.Çünkü öyle.
Lev bir indigo ! Bana da Lev tarafından ilk bahsedildiğinde garipsediğim bu terimin açıklanması, bu gerçekliğin açıklığa kavuşması için çok önemli olduğundan, elimden gelen gayreti göstereceğimden hiç şüpheniz olmasın.
Sizden tek isteğim, tüm dediklerime inanmanız…Gerçek, her ne kadar gerçek olursa olsun, sizin inancınız kadar gerçek olur. Siz inanmadığınız sürece ne Lev diye biri doğmuştur, ne de Lev diye biri ölmüştür.
Anlamını bile bilmediğiniz bu ismin İbranice’de “kalp” anlamına geliyor olması, size ilerleyen sayfalarda bunları daha detaylıca anlatacak olmam, Lev’in seçilmiş olması…Hepsi birbiriyle bağlantılıdır.Ve inanmaya bir yerden başlamak için akıllı bir okuyucunun yapması gereken, İbranice-Türkçe bir sözlük alıp Lev’in anlamına bakmasıdır !
Bana inanmaya başladığınızı düşünerek, açıklamama devam ediyorum.Detaylara girmeyeceğim… Hazreti İsa’nın soyundan geldiğine inanılan indigolar, Meryem gibi bakire bir anadan doğmuş olup, daha önce de bahsettiğim gibi dünyayı değiştirmek için dünyaya gönderildiklerine inanılan insanlardır.Lev ise bir üretim hatası olacaktır ki, değil atalarına, Tanrı’ya bile inanmayan bir insan olma özelliğini ölene dek korumuştur.
Ama dünyayı değiştirme sorumluluğunu, çizgi roman kahramanlığı ile özdeşleştirdiği için, böyle bir gücün kendisine verilebilmiş olabileceğine gerçekten kendisini inandırmış; ve inanmayı başarabildiği nadir şeylerden birine ve sonuncusuna inanmanın zevkini tatmıştır.Bense son birkaç yıldır dinlere inanmamakla, hatta dinlerin sömürülmesinden dolayı, inanılmasına da karşı çıkmakla birlikte, hep bir yaradanın var olduğunu ve ona takılan isimden son derece memnun olduğumu her daim belirtmişimdir.Lev ile birlikte, Tanrı hakkındaki uzun tartışmalarımızı hatırlıyorum da, Lev inancını yitirip öldüğüne, bense hala hayatta olduğuma göre; benim Tanrım yaşıyor, onun içimde yaşıyor dediği ve Tanrı adını verdiği metafiziksel güzelliği ön plandaki varlık ise daha fazla yaşamadığına göre; ölü olmalıydı.Lev’e yıllardır itiraf etmeye cesaret edemediğim gerçekliği size itiraf etmem gerekirse, bir tanesi zaman zaman ortaya çıkmakla birlikte -bu Lev’in inandığı Tanrı oluyor işte- iki tane Tanrı’ya inanıyorum.Hepimiz birer yarı tanrıyız!Evet belki kızıl veya başka bir denizi asamızla ikiye bölemiyoruz ama bu daha çok, bu olaya mucize adını vermemizle ve bunun imkansızlığına kendimizi şartlandırmamızla ilgili diye düşünürseniz; emin olun çok büyük hayalkırıklığına uğrarsınız ve kolay kolay geri de dönemezseniz.İçimizde bir Tanrı vardır. Ama yukarıdaki Tanrı’dan emir alır ve bir ömür boyu bizimle olması imkansızdır.Ve işin kötü tarafı Lev’in bunun farkında olmamasıdır.
Size, bu acı günümde bunları anlatmamın nedenine gelince; biraz önce polisler, benim bu satırları beynime kazıdığımı biliyorlarmışçasına, bana ait ve Lev’in çekmecesinde bulunmuş olan ve okunmamış olduğu hiç açılmamış olmasından anlaşılan mektubu gösterip; onu isteyip istemediğimi sordular.Mektubu görür görmez ağzımdan evet kelimesi çıktığı için, polislerin cümlelerini bitirme gereği duymamaları beni şaşırtmadı, bu mektubu şimdi sizinle paylaşacak olmamın sizleri şaşırtmayacak olması gibi.Eğer Lev bu mektubu okumuş olsaydı, her yıl doğumgünlerimizde birbirimize yolladığımız ve genellikle felsefi içerikli ve hayata dair olan mektuplardan birinin, Lev’in intiharına neden olduğunu düşünüp vicdan azabı duyacaktım.Mektubun okunmamış olması üzüntümü azaltmasa da, üzüntümün daha da çoğalmasını engellemiş oldu.Mektubu okursanız Lev’in içinde yaşadığını söylediği Tanrı tezini, yaşadıklarımı anlatarak nasıl çürüttüğümü görecek ve bu haklı telaşımın nedenini anlayacaksınız:“…ve biz o ışığı gördükten sonra, ışıktan başka hiçbir şey görmemeye, ve inançtan başka hiçbir şeye inanmamaya başladık.İnanç bizim için her şeyi planlıyor, korkaklığı öldürüp özgüven doğuruyor, ve başkalarının hayatlarında asla cesaret edemeyecekleri şeyleri denememizi sağlıyordu.Ve biz savaşlardan zaferle çıktıkça, O’nun varlığına daha çok şükrettik.
Ve O’nun varlığına şükrettikçe, O’na daha çok inandık.O’nun sonsuz gücüne…Aslında inandığımız gücün ne, kim ve nasıl olduğu tam olarak bilinmemesine karşın, biz O’na inandığımız şekli verip, inancımız doğrultusunda hitap ediyorduk: İçimizdeki Tanrı !
Ama sanılanın aksine, inanmak bazen hiç de kolay olmuyordu.Sadece “inanıyorum” demen yeterli olsa da, öyle bir an geliyordu ki; o kelime ağzından çıkmıyor, göğsüne bir hançer saplanıyor, sanki birisi seni engellemeye çalışıyor, ve o savaşı kaybedeceğini kulağına fısıldıyordu.Bizse bazen öyle bir savaşın içinde oluyor ve o savaşı o kadar çok kazanmak istiyorduk ki; cümlelerimiz vasıtasıyla inancımızı kontrol altına almaya çalışıyor ve olabilecekleri değiştirebileceğimizi zannediyorduk.Ama o anlar…
Başaramayacağımızı anladığımız o anlar, o kadar çok yıpratıyordu ki bizi; bir süre sonra bu ruhumuza yaptığımız işkencelerin, sırf bu savaşlar için değil, hiçbir savaş için değmeyeceğini anladık.İşte artık beynimizi daha fazla kandıramadığımız, ruhumuzun kanadığı ve her şeyimizle teslim olduğumuz zaman gerçek Tanrı’nın büyüklüğünü kabul ettik ve O’na sığındık.Düşünsene Lev…Herkesin Tanrı olduğu bir dünyada kim kul olacak?”
Altına imzamı atmış olduğum bu mektup eğer Lev tarafından okunmuş olsaydı; acıların en büyüğünü yaşayıp, acının verdiği ilhamla dünyanın en iyi ve en mutsuz yazarı olurdum.Şu an kendimi ne kadar iyi kandırabildiğim tartışılır zaten ve bunun hesabını yapacak ve kimseye verecek değilim. Çünkü hayatım boyunca anlayamayacağım bir olgu için, anlamaya çalışma çabalarımın en başarısız olacağı gün bugün.
Hiçbir şey hissedemiyorum.Bu benim hayatımda aldığım ilk ölüm haberi !Ve Lev’in babaannesi öldüğünde yaşadığını söylediği duyguları hatırlıyorum da, çoğu insanın en iyi arkadaşı babaannesinden daha yakın olduğuna göre; Lev’in yaşamış olduğu duyguları daha derinlemesine yaşıyor olmalıydım şimdi.En iyi arkadaşım öldüğü için ağlayıp sızlamak bir yana, beş dakika önce son cinayetini işlemiş bir seri katil kadar soğukkanlı ve insancıl duygulardan uzağım.Ve bunun böyle olmasına engel olamıyorum.
İçinden bir sesin sana bir şey söylemediği günler güzel günlerdir.Oysa bugün yataktan kalktığım andan itibaren birisi, daha hiç duymadığım ve dolayısıyla anlamadığım bir dilde, kulağıma bir şeyler fısıldadı.
Gün boyunca, kötü bir haber almayacağıma kendimi inandırmaya çalışsam da, kötü haber geldi, ve çözüldü şifreleri, bilmediğim dilin…Ölüm haberini aldığım sırada V.C Andrews’ın “Çatı” isimli kitabını okumaktaydım ve bu eylemim bana tesadüflerin insanlar tarafından meydana getirilemeyecek kadar ayrıntılı ve özen gerektiren bir çalışma olduğunu kanıtlar gibiydi.Kitapta annesi, kendi doğumu sırasında ölmüş bir kızın hikayesi anlatılmaktaydı ve ben o zamanlar bir insanın başına gelebilecek en korkunç şeyin, annesinin mezar taşında kendi doğum tarihinin yazması olabileceğini düşünmekteydim.Ta ki bugüne kadar…
Bugün, çok yakında daha kötüsüne şahit olacağımı anladım: Bir insanın doğum tarihinin kendi mezartaşında iki kere yazması!Bir insanın başlamasına karar veremediği hayatını, doğduğu güne inat, kendi elleriyle doğduğu gün bitirmesi…Tanrı’ya bir başkaldırı !
Haberi aldığımda emin olun bunları düşünmedim bile.İnsan ölüm haberi aldığında hiçbir şey düşünemiyor.
Karlı veya zararlı çıkılmayan tek alışveriş ölüm anlarında yaşanır.Ölüm haberi almak da vermek de hayatın en zor anlarıdır ve başlı başına birer ölümdür.Beynimin durduğunu kalp atışlarımın gürültüsünden anladım.
Kötü haberi alalı henüz üç saniye olmuştu ama elimdeki kitabi çoktan yere fırlatmıştım bile.Düşen kitaplara ayakla basılmadığı zaman ruhunun uçtuğuna inanırdım ama, zaten gündemimde başka bir uçmuş ruh olduğu için bu ayrıntıyı umursamadım.Ne yapacağını bilememek, kötü bir şey yapmaktan daha iyi olmalıydı ki; kendimi hayatımda şu ana dek hiç hissetmediğim kadar çaresiz hissettim ve sözlükte “şok” kelimesinin karşısında yazan tüm cümlelerin o an benim için yazılmış olduğunu kabul ettim.Belki bir seri katil kadar soğukkanlı durmaktaydım ama hareketlerim seri olmaktan çok yararsızdı.Ve bütün bu hisler yaşanalı henüz üç saat bile geçmemesine karşın ben burda, morgda, başka bir dünyadan gelmiş bir yabancı gibiyim.
Kendimi, polislerin verdiği mektup cebimde olmasa, ilk bulduğum yükseklikten ağşağıya bırakacağım.
Aslında bunu şu ana kadar yapmamam ihanet !İlkokul öğretmenleri, arkadaşınızın yaptığı kötü bir hareketi sizin de yaptığınızı görüp, size kızınca; sizin, ”Ama öğretmenim o da yaptı.” demenize cevaben sarfettiği “Peki arkadaşın camdan atlasa sen de mi atlayacaksın?” sorusuna evet diyebileceğim tek arkadaşımdı Lev.Ve şakanın gerçeğe dönüşmesi daha önce beni hiç bu kadar ürkütmemişti.Ama korkunç olan tek şey bu değildi…
Dövmelerinden hayatına kadar her şeye anlam yüklemeye çalışan bir insanın, intihar etmeden önce bir veda mektubu bırakmaması bana o kadar garip geldi ki, bir an Lev için gerçekten her şeyin anlamının yitmiş olabileceğini düşündüm.Zaten intihar ederek bunu belirtmişti ve bir de mektup bırakarak bunu vurgulamak istememiş olabilirdi.Polisler intihar mektubunu bulup, getirince daha fazla kendimi avutmama gerek kalmadı.
Lev bana hoşçakal demeden bakkala bile gitmezdi, kaldı ki cennete gittiğine göre, arkada bana bırakılmış bir destan olmalıydı.Mektup kısaydı, ama sadece bana yazılmış değildi.Bana yazılanı ilk defa okumama karşın diğerini Pink Floyd’tan defalarca dinlemiştim.Mektubun son çabalarla yazılmış olduğu o kadar belliydi ki, mektubun kısa olduğuna sevinmeye çalıştım ve anladım, açılan mektupların sonradan tekrar, hiç açılmamış kadar temiz kapanabileceğini:
Levent’e:
“Haklısın Levent.
Bir insanın en iyi arkadaşıysan, onun içini ondan bile iyi bilirsin.
Tanrım yok, o zaman ben de yokum.
Dokuz yıldır dayandığım bu hayata, artık dokuz dakika bile dayanacak gücüm kalmadı.
Her şey için sağol.
Her şey için üzgünüm.”
Dünya’ya:
Elveda acımasız dünya
Terk ediyorum seni bugün
Elveda elveda elveda
Elveda tüm insanlar
Söyleyebileceğiniz hiçbir şey yok
Değiştirebilmek için
Kararımı
Elveda
Ağlamak yaşadığının kanıtıdır.
Üç saniye önce doğan çocuktan yaşamının son anlarını yaşayan bir insana kadar, tüm insanlık için geçerlidir bu.Ve bugün, bir insan daha içindeki Tanrı’nın ölü olarak ele geçirildiğini farkedip, dünyayı değiştirmek için geldiği bu dünyada, dünyanın onu değiştirmesine izin verince; içimdeki seri katil, gözyaşlarını tutamadı.

Bölüm I : Tanrılar
“Kimsenin birbirine bakmadığı, yalan ,ihanet, şiddet, tecavüz ve acımasızlıkla yoğrulmuş, yalnızca hayallerin göz göze geldiği bir hayattan intikam almanın en iyi yolu yaşamaktır.”
Hakan Günday
Uyandım.
Aman Tanrım, ne kabustu!
Rüyamda Lev’in, en iyi arkadaşımın, intihar ettiğini gördüm ve gözlerimi açarken attığım çığlığın yankısı ilk defa kulağıma bu kadar hoş geldi.ÖSS’ye iki hafta kala, bu sınava girecek öğrencilerin en az yarısının potansiyel birer intihar girişimcisi olduğu göz önüne alınırsa; Lev’in bu yönde yapacağı herhangi bir girişim pek de şaşırtıcı olmazdı.Bir gün Lev’e, odasını maviye boyamasını tavsiye etmiştim.Psikologlar intihara eğilimi olan insanlara hayatı daha çok sevmeleri için, bakıldığı zaman ruhta hayat sevgisini çoğalttığı inanılan mavi rengini öneriyorlardı.Hatta bir arkadaşım İngiltere’de köprülerin maviye boyandığını ve bu girişimden sonra intihar girişimlerinin yüzde bilmem kaç azaldığını söylemişti.Gerçi ben İngiltere’de mavi köprü gördüğümü hiç hatırlamıyordum, ama bu İngiltere’ye gidip gitmediğimi hatırlamamam kadar normaldi.Güzellere bakmak dışında hayatında hiçbir sevap işlememiş ve dünyaya hiçbir katkısı olmamış bir insanın daha fazla yaşamıyor olmasının, benim dışımda daha kaç kişiyi ilgilendireceğinin sayısını tam olarak bilmem; size, kaç kişiyi ilgilendirmeyeceği fikrini az çok verir sanırım.Bu onun kötü bir insan olduğunu göstermeyeceği gibi, ne kadar iyi bir insan olmadığını da göstermez.Tek göstereceği şey insanoğlunun zavallığıdır.
Ama bu da gerçeğin façasını değiştirmez.“Beraberken ayaktayız, bölünürsek yıkılırız.”
Lev yanıt vermiyordu ve Pink Floyd’un “Hey You” şarkısının kapanış cümlesi olan ve telesekretere bıraktığım bu mesaj, Lev’i kararından vazgeçirebilecek nadir mesajlardan biriydi.Santralde çalışan kızın, büyük ihtimalle bu şarkıdan ve hayatında işleyebileceği en büyük sevaplardan birini işlediğinden haberi yoktu ama o da herkes gibi görevini yapıyordu ve önemli olan da buydu.Giyinip ağşağıya inmem iki, boş bir taksi bulmam ise yedi dakika sürdü.Bu dokuz dakika bana dokuz sene gibi gelse de, boş taksiyi görünce yıllar tekrar dakikalara dönüştü.İşte Lev’in evi…
İnsanlar genellikle yaşamlarının ilk dört beş yılını hatırlamaz.Çünkü o yıllar bir insan hayatının en güzel yıllarıdır ve insan hafızası acılardan sonra açılır.Bu yüzden bu apartmana kaç yıldır geldiğimi hatırlamıyorum.
Büyük apartmanlar beni hep ürkütmüştür.Nedenine gelince: Bilmiyorum…“Cehalet bilgeliktir” felsefesi öğretildi bize hayatımız boyunca ve on sekiz yaşından sonra daha önce öğretilen şeyleri bir anda silip atmak ve korkularla yüzleşmek on sekiz yaşındaki her insanın denemekten çekineceği bir eylem olsa gerek.
Tam zili çalacakken, saatin kaç olduğuna bakmak için baktığım saatimde gördüğüm, bugünün ayın kaçı olduğunu gösteren ibrede yazan sayı, bana o kadar tanıdık geldi ki; zili çalmaktan vazgeçip evin karşısındaki pastaneden bir adet pasta ve on sekiz adet mum aldım.Ben daha zili çalmadan açılan kapıdan içeri girdim, asansöre doğru yürüdüm ve asansörde yedi tuşuna bastım.Asansörden çıkınca soldaki açık kapıdan içeri girdim ve içeri girer girmez apartman kapısından girdiğim andan itibaren duymaya başladığım The Doors’un “The End” şarkısı daha da yüksek sesle gelmeye başladı.“Kertenkele Kral” Jim Morrison , The Doors’un solistiydi ve yirmi yedi yaşında hayata ve gerçeklerin iffetsizliğine gözlerini yummuştu.
(Kendisine kertenkele kral demesinin nedeni, kertenkelelerin dünyada tamamen nesli tükense dahi, ekosistemde hiçbir değişikliğin olmayacak olmasıydı.)Jim Morrison’ın kadife sesi daha fazla duyulmamaya başlayıp, şarkı ismine paralel bir şekilde sona erince, camın arkasından gökyüzüne doğru bakmakta olan Lev, konuşmaya başladı:
”Neden bütün efsaneler yirmi yedi yaşında ölür hiç düşündün mü Levent?
Bu bir rastlantı olamaz.
Peki o zaman ne?
Dün gece bir kitap okudum.
Kapağı olmayan bir kitap…
Yazarı olmayan bir kitap…
Basım tarihi olmayan bir kitap…
Önsözü olmayan bir kitap…
Adı olmayan bir kitap !
Rüya mı gördüm yoksa gerçekten öyle bir kitap var mıydı bilmiyorum.
Eğer rüya ise, şu ana kadar gördüğüm tek renkli rüyaydı.
Eğer gerçek ise, hayatımın daha fazla bir rengi kalmadı.
Kitapta kaç paragraf, kaç cümle, kaç kelime, kaç nokta olduğunu hatırlamıyorum.
Hatırladığım tek şey beynime kazınmış olan ve kafamın içinde yankılanan o cümle:
“İçinizdeki Tanrı yirmi yedi yaşında ölür ve bir kula dönüşür.”
Ölüme karşı verdiğimiz bu makyavelist savaşta mübah olmayan tek şey gerçekleri kavramaktı.
Ve Lev’in yeni yeni algılamaya başladığı gerçeklik aslında çok açık ve basitti:
Her insan her gün mutlu olsaydı, Tanrı’ya kim gerek duyacaktı?
Pencereye doğru yürüdüm.
Lev’in omzuna dokunup “Haydi gel !” dedim ve pencereyi kapattım.
Kapının önünde bıraktığım pastayı aldım, üstüne mumları yerleştirdim ve yaktım, salona doğru yürüdüm ve Lev’e dedim ki:
”Daha çok vaktin var.Pes etmek için erken, yeni bir başlangıç için ise mükemmel bir gün.”
Dokuz dakika geçti.
Zaman işlevini yitirmişti ve artık zamana inanmak gereksizdi.
Lev, en iyi arkadaşım, yeni bir hayata başlıyordu ve dünyayı değiştirmek kendini değiştirmekten geçiyordu.
Gerçek her ne kadar gerçek olursa olsun, inanılan kadar gerçek olurdu ve benim inandığım tek gerçek şuydu:
Lev doğdu.
Levent Sevi Kış 2005 Nişantaşı/Osmanbey
Bu içerik için hiç etiket yok.

Teknikten önce “Beraberken ayaktayız, bölünürsek yıkılırız.” demişsin hani; bir de birlik üzerine düşün derim ben.İnancım ikiliğin tefarruat olduğu yönünde.Ben senin kulunum dediğin vakit dahi biri sen diğeri yaradan olmak üzere ikilik ortaya koyuyorsun ki bu durumda yaradanı sınırlamış bulunuyorsun.İçindeki Tanrı’dan haberdarken En’el Hak’ı bir düşür gönlüne derim ben.
Bundan ayrı,damıtılmış cümleler, okuyanı düşündürür.Öyle ki üretme çabası içersindeki ben, cümlelerin birçok anlam taşıdığını varsayarak yazılının ötesinde üretimin teamülü kısmıylada ilgilenir ve bazen bir cümle üzerinde dahi uzun vakit geçiririm.Gelgelelim harkulade anlatımında ki akıcılık bunu yapmama fırsat vermedi.Mübala etmek istemem fakat sıradan olmayanı anlatan kurgu,sıradan olmayan monologlar ve dialoglar, gerçek hissi uyandırabilme hususunda beni doyurdu. Üstüne birde düşündürmeye ve araştırmaya sevk etti anlattıkların.Saygılar…
Sidarta tanrıyı her yerde aradı. Kutsal rahiplerdendi. Herkezin aşağıladığı kapı kapı dolaşan hint fakirlerine katıldı. Aradığı orada yoktu. Güzel ve zengin bir kadınla beraber oldu .İçki, kumar da dahil ticaret hayatının her türlü batağına girdi çıktı. En dipte olduğunu anladığı gün bu hayatı terketti. Ormanda yürürken salcıya rastladı. Salcı insanları karşıdan karşıya geçiriyordu.Hiç konuşmuyor akan suya bakıyordu. Sidarta onunla kaldı ,yavaş yavaş bakışı yüzü davranışları değişti. Tüm vücudu ışık saçıyordu.İnsanlara şifa dağıtıyordu.Gururu, şehveti, hırsı, alçakgönüllülüğü,namusu ve namussuzluğu tanıdığı için yok edebilmişti.İçindekileri yok edince yeniden doğmuştu.(Hermann Hesse)
Büyük bir kalbe sahip olan kişinin yüreği gözyaşıyla temizlenir. Onun acıları gülerek karşılayan gözlerinden gönlüne akan ırmak yüreğini temizler. O yüreğiyle görür. O ışığı sayesinde yollarını bulanlara kendini farkettirmeyendir.
İnsanlar hep mucize bekler. Halbuki bilmezlermi ki, her mucize büyük acılardan sonra gelir.