“Tekil” Şahıslar
Gönderen: Mehmet Omer Tozkoparan • 26.03.2006 • Türü: Öykü

O bir yalnızlık şahsıdır, büyük şehirlerin çocuk parklarında ve genelde herkes oynarken kenardaki bankta oturan çocuk için kullanılır. Böyle köylük yerlerde de pek farklı değildir aslında ve burada çocuklar büyük şehirlerdekiler kadar şanslı da değillerdir, bir sürü seçenek yoktur çünkü insan olarak bile. İşte bu yüzden, az çocuk içerisinde, garip oyunlar başlar ve eğer siz bu oyunda seçilmiş zorunlu bir ebeyseniz, hep O olursunuz. Farklı olmamanıza rağmen, farklı olarak tasarlanan. Zorunlu bir yalnızlığa itilen.
Tamamı
Ben
Kapıyı açtım. İçeri girdiğimde karşıda bir sedir, sedirin yanında bir çocuk vardı. Çocuğun ayakları yayvan ve çıplaktı. Keza sırtı da öyle, omuzları da. Çocuk 14 yaşında ya vardı ya yoktu. Elinde bir silah, siyah ve muhtemelen soğuktu. Çocuk, beni görmedi, çocuk belki sediri de hiç görmedi. Elindeki silahı başına dayadı. Sedirde işlemeler vardı, kan kırmızı desenler, çiçekler ve yaprakları çiçeklerin; yeşilden… O yeşil ki, onu görmedim daha önce hiç, Gökova’da bile. Çocuk tetiği çekti, belki de çekmedi… Bir damla kan aktı şakağından, kırmızı, yere doğru. Toprağa. Yoook. Toprağa kavuşamadı kan, ona daha var, halıya bulaştı yalnızca, leke oldu halı.
İşte “ben” buyum. Olan, olmayan, olabilecek ya da olamayacak olan… Bütün bu olayların, yaşadıklarımın, düşündüklerimin haricinde birçok şey, aslında bir hiç. Bunun farkındayım?
– Ya sen kimsin?
Sen
– Sen kimsen ben, O’yum.
Karaçınar’ın altından bir dere akar. Akar dedikse de canı isterse akar. Misal aylardan ağustos. Çekmiş kaç aydır kuraklığını toprağın. Son damlayı da ha kaptı ha kapacak. Yok ki mecali kara çınarın da altından akacak. Ben işte çınarın altında, belki de derenin yanında oturanım. Elimde kaval ve becerememe rağmen, çobanlığımdandır zorunluluğum, kavalı çalmaya çalışırım. Bir sen bilirsin bu sesin benden geldiğini, bir sen…
İşte bak karşıdan geliyorsun, döndün zeytinliklerin arasından, bir dana yanından kıvrılırsın dereye doğru. Dana da bir işer ki, sorma. Sesi uzaktan duyan, nazlı deremiz uyandı da akar sanır. Oysa yoook. Bırak berrak içmelik suyu, yüz metreden sapsarı kokulu birşeydir, kafamızda canlanan. İşte ben de bir an unutunca derede su olmadığını nasıl geçeceksin yanıma diye düşündüm. Sahi ya ne işin vardı senin derenin o tarafında? Belki bir çocuk görmüşsündür, bir evin içinde. Çocuk yarıçıplaktır ve belki de bu yarıçıplak çocuğun kendisini öldürmek gibi de bir fikri vardır.
Şimdi gördüm iyice yüzünü. Beyazlamışsın, peki bensem, çınarın altında oturan, sensen yüzü beyaz olan. Aklına bu fikir düşüp de tetiği çeken kim? Yarıçıplak, on dört yaşlarında bir çocuk…
Peki, O kim?
O
O bir yalnızlık şahsıdır, büyük şehirlerin çocuk parklarında ve genelde herkes oynarken kenardaki bankta oturan çocuk için kullanılır. Böyle köylük yerlerde de pek farklı değildir aslında ve burada çocuklar büyük şehirlerdekiler kadar şanslı da değillerdir, bir sürü seçenek yoktur çünkü insan olarak bile. İşte bu yüzden, az çocuk içerisinde, garip oyunlar başlar ve eğer siz bu oyunda seçilmiş zorunlu bir ebeyseniz, hep O olursunuz. Farklı olmamanıza rağmen, farklı olarak tasarlanan. Zorunlu bir yalnızlığa itilen.
Burası benim oyun bahçem, evim. Kapısı her zaman açıktır. Nenem, gözleri görmez ama gelen herkese bir şeyler dağıtır ve çocuklar ne zaman gelse evimize, arkadaş geldi diye sevinirim. Ama sonra anlarım, nenemden bir şeyler almak için geldiklerini. Birşeyler; süt, çikolata, şeker, belki de bir masal. Masalları vardır nenemin ama ben hepsini dinledim. Nedense hep erken sıkılırım her şeyden. Son zamanlarda -annem de babam da ölünce- garip bir oyun başladı, arkadaşlarım beni iteler oldular, tek başıma gene kendi evime, oyun bahçeme döndüm. Yalnızlık bir yapışkan, sizi hayatta bir yere tutturuyor ve sanki bir tek size işliyor, gelen de geçen de hep gidiyor, hiç durmuyor. İşte bunun adı; Zaman.
Artık bu oyundan da sıkıldım. Nenemin sedirinin yanına çöktüm, annemle babamın bu oyundan kaçtıkları oyuncağı, tabancayı elime aldım. Ne kadar uzun zaman oldu, onlarla bir olmayalı, biz olarak güzel bir hayat sürmeyeli.
Sahi biz kimdik?
Tozkoparan - Tunca Üçer
* Tablo:
Turan Erol
Milas’tan, 1945
Kontrplak / Yağlıboya
23 x 28,5 cm.
