Saklambaç
Gönderen: Cansu Aslan • 6.04.2007 • Türü: Edebiyat
“Bu Dünya’da yaşamaya değer bir güzellik olmalı,
Ya da aranmaya değer bir giz…
Yaşamı düş,
Dünya’yı yalan olmaktan çıkaracak…”
Yeni yeni hayatlar bekler bizi o her sabah pencereden teker teker girerken güneşin ısıtan ateşi odalara. Farklı insanlar, yaşanmamışlıklar, görülmemiş yerler, duyulmamış sözler ve bunlar gibi niceleri sıraya girmiş bekler.
Bekler yaşamın cilveleri sokak aralarında, elleri topraktan kirlenmiş küçük bir çocuğun cemal-inde, elleri nasırlaşmış çiftçinin ter kokan mendilinde, pamuk toplayan genç bir kızın bezinde, kışı nasıl çıkaracağını bilemeyen annenin tenceresinde… Binlerce hayat, binlerce hata, binlerce insan ve binlerce dert… Karışır günün doğmasıyla şehre, kalabalığın içine, bir hınçtır, bin azimdir, bin bir amaçtır yoğuran günleri böylece… Ne maneviyat kalır toprağında gülün, ne sevinç dolu birliktelikler, ne dinlenmek için bir mola günümüzde. Anlamadan düşerken ana rahmine bizler, bir çığlıkla açtığımızda gözümüzü dünyaya fark etmeden karışır toz genzimize. Baktığımızdaysa koşuşturmadan azı ya da çoğu değildir geriye kalan…
Yaşamak şakaya gelmez der üstat ya, yaşamı kaybetmeden, gerisinde kalmadan, içinde kaybolmadan, aceleye getirmeden yaşamak lazım işte…
Bir çok insanın bir araya gelerek renge renk kattığı, durmadan çoğalttığı, özlediği, sevdiği, hasretlik çektiği, ağladığı, üzüldüğü, kelimelere sığdıramadığı, o koca okyanus içinde minnacık mavi su damlacıkları işte hayat…Nasıl baş etmek lazım acep, nasıl seni sende, beni bende yaşamak lazım hiç durmadan? Pişman olmadan ve hak edene-hak etmeyene de fazlasını dahi vererekten… Bu dünyayı fark etmeden o, nasıl bir köşede hakkını vererek yaşamak lazım…?
Ben senle der de geçerim…Peki ama sokakta elleri topraktan kirlenmiş çocuğun ağlamaklı suratı? Olduğundan yirmi yaş daha fazla gösteren o nasırlı ellerin sahibi? Gelinlik çağına gelmiş, hayallerini beyaz pamuklardan toplayan gencecik kız? Soğuk kış gecelerinde çocuklarının tek biri hasta olmasın diye uykusuzca üstlerini örtmekten bıkmayan anne?
Dedim ya binlerce hayat, binlerce insan ve binlerce dert… Yirmi birinci yüz yılda ne olmuş benim insanıma? Hayattan mı bıkmış, yaşama sevincini kalabalığa mı katmış, sol yanı niçin attığını bilmeyen mi oluvermiş, yoksa hayat mı terk etmiş…?
“Nasıl anlamalı şu hayatı?”dedim ben. Sonra cevap verdim çok olmadan “Senle”…
Ama belki diğeri; vazgeçemediklerim ve vazgeçemeyeceklerim diye cevaplar sualimi…Çünkü; o kadar dallanıp budaklanmış ki çağımda terk edilemeyenler…Ben sen der geçerim de o, bu, şu ne der peki? Eminim sorulan insan sayısı kadar değişik cevap da alır sorular, milyonlarca hayat alır, milyonlarca endişe, dert, isyan, haykırış… Şu kocaman ve kaçışı olmayan dünyada bir yerlere saklanmış küçücük mutluluk… Ağaç kavuğuna, sokak arkalarına, saat kayışlarına, otobüs duraklarına, küçücük bir taşın altına ya da yeni açan bir gülün tomurcuğuna… İşte birlik olacağımız tek yerler, bu gitmeden gelişen, bir o kadar da kirlenen, dağılan dünyada ufak ufacık mutluluklarla saklambaç oynayabilmekten geçer…Biraz olsun kovun dertleri içinizden…Ey mutluluk! Seni bekler oldu gözler!
“Bu Dünya’da yaşamaya değer bir güzellik olmalı,
Ya da aranmaya değer bir giz…
Yaşamı düş,
Dünya’yı yalan olmaktan çıkaracak…”

hoş ve değişik bir alışa gelişindışan çıkmaya çalşışan ve küf kokan dukdaklarda eski saatin son kıvranışları ile zamanı silen ve en bakire düşlerin gölgesinde gebe kalan sevinci gördüm hoş bir yazı saol