Tamamlayamadığım Şarkım: Paris
bakayoko | 18 July 2007 | Başlık: Edebiyat, Gezi | Yorum yok »
İstanbul, gençliğinin tam merkezinde, kendi güzelliğinin ayırdında, çokça işveli, biraz fettan, göz alıcı kerte kırıtan, kışkırtıcı derecede hayat dolu, epeyce dekolteli bir kadınsa eğer; Paris orta yaşın kadınlara özgü tüm güzelliğine sahip, görmüş geçirmiş, güzelliği kadar sohbeti de derinlikli, hafif makyajlı, biraz durağan ama her dönemin güzelliğini sindirerek yaşatan ve yaşayan bir şehir.
Yıllardır filmlerde görüp sevgi beslediğim, adından hep iyi bahsedildiğini duyduğum, aşık olanların tutkularını gözlerinden okuduğum, aklıma kazınmış görüntülerine illa ki romantik müziklerin eşlik ettiği, yağmurun yüzündeki makyajı akıtmak yerine sevimlilik kattığı, sokaklarında kaybolunca seni kendisine çeken, oturup sokak lambasının altında -kaldırım üzerinde- dünyanın en romantik satırlarını yazabileceğin gibi bir hayale sürükleyen Paris…
Seine Nehri’ne komşu sokaklarında kaybolmanın en az çikolatalı ekmeği kadar leziz, Notre Dame Kilisesi kentin tarih boyunca tanıklık ettikleri kadar ihtişamlı, Devrim döneminde 1181 kişinin asıldığı Condorde Meydanı insanlığın aydınlanma yolu kadar geniş Paris…
Sokaklarında gezerken sadece ona değil, yanınızdaki kadına tekrar tekrar âşık olmanıza zemin hazırlayan, meydanlarında gözlerin Victor Hugo’yu, kafelerinde Atilla İlhan’ı aramasına neden olan, cümlelerin istemsiz kafiyeli ezgilere dönüşüp, bulutlar içerisinde misafirlerine ev sahipliği yapan Paris…
Sacré-Coeur Kilisesine giden daracık sokakları, köyün meydanındaki ressamları, Dali Müzesi ile sadece Paris’in değil göğün üstüne çıkıldığını hissettiren, dünyanın en geniş caddesi olan Champs-elysées’de el ele yürümenin bitmemesi için dua edilen Paris…
Detaylarında Robespierre’in, Napolyon’un siluetlerinin, İkinci Dünya Savaşı’nın acılarının saklı olduğu, yüzyıllar içerisinde gezerken güneşin batışı ile uhrevi dünyaya dahi uğrayabileceğiniz, şarabın daha lezzetli, iştahın daha kabarık olduğu Paris…
Yıllar önce “Paris Bir Şenliktir” diyen Hemingway’in, “Sanatçı olarak insanın Avrupa’da Paris’den başka yeri yurdu olamaz” diyen Nietzsche’nin kıskanılası tariflerine konu olan, sahip olmaya çalıştığı şehirler içerisinde sadece Paris’e giden Hitler’e bile hak verilmesini sağlayan “ışıklar kenti” Paris…
Dönüştüğünüzü, ideale daha yakın durduğunuzu hissettiren, Louvre Müzesi ile zaman ve mekân kavramlarından uzaklaştıran, Disneyland ile eğlencenin, sokaklarını arşınlayarak yorulmanın bitmemesini isteyeceğiniz Paris…
Ne kadar süre kalırsanız, ne denli farklı duygular yaşarsanız yine de eksik notaları olan şarkı, eksik dizeleriyle bile güzel şiir, içe döndüren, geçmişe ve geleceğe götüren ama illa ki alıp başka bir yere taşıyan, kendine katan, iz bırakan, giderken gideni acıtan Paris…
Çiçekçilerinin yeşil tentesi sevgilinin gözlerini hatırlatan, gri binaları, geç batan sarı güneşi, siyah Eiffel’i, kum rengi Arc de Triomphe ile renkler diyarı Paris…
Hiçbir şey yapmamanın, başı bozuklar gibi saatlerce dolaşmanın, karşına çıkan ilk şapel ya da kiliseye girip soluklanmanın, fırınlardan taşan kokularından sokakları tahmin etmenin zevkli bir oyuna dönüştüğü, romantizmin sırlarını kulaklara fısıldayan Paris…
Rue de la Cite, III. Alexandre Köprüsü, Rue de Rivoli’nin ilk görüşte aşka tanıklık eden dostlar olduğu, mutluluğu ve hüznü, coşkuyu ve içe kapanıklığı, hasreti ve kavuşmayı, aynı anda ve ayrılmaz bir bütünlükle en uç noktalarda içinize işleyen Paris…
Ben sana uğradım, sen beni tamamladın…