Hrriyetin Yeniden lan'nn 100. Yl | Aralk 1908 | Osmanl Meclisi

Esin Çelebi ile Elyazması #1


Gönderen: elyazmasi.org • 24..2007 • Türü: Söyleşi |

esin çelebi ile söyleşiEfendim buyurursanız girizgahı sizi tanıtarak ve 1925 sonrasında Mevlevilik’in vaziyetinden kısaca bahsederek yapalım.

Benim adım Esin Çelebi Bayru. Hz. Mevlana’nın 22. kuşak torunuyum. Kaçıncı kuşak olduğumu nasıl bu kadar net olarak bildiğimi şöyle anlatayım: Mevleviliğin kurulmasından sonra Sultan Veled’in soyu Mevleviliğe başkanlık; makam çelebiliği yapmış. Makam, Konya’da olmuş; makam çelebileri de Konya’da oturmuş. Herkesin birden çok sayıda oğlu olduğu için makam çelebiliği daha ziyade seçimle olmuş. Sultan Veled ve onun oğlu Ulu Arif Çelebi’den sonra seçici bir kurul oluşmuş çelebilerin çocuklarından, şeyhlerden. Belli kişileri aday göstermişler ve belli kıstaslara göre (hem manevi yönden bir yere gelmiş olması lazım hem de olayın idari ve dolayısıyla maddi yönünü yönetebilmesi lazım) makam çelebileri seçilmiş. En son Kurtuluş Savaşı sırasında çelebi olan büyükbabam Abdülhalim Çelebi, savaşa manevi destek sağlamış onun için yeşil şeritli İstiklal madalyası verilmiş kendisine savaş sonrasında. İlk kurulan mecliste Gazi Mustafa Kemal başkan, Abdülhalim Çelebi de ikinci başkan olmuş. Birinci meclis bittikten sonra izin isteyip Konya’ya dönmüş. Daha sonra tekke ve zaviye kanunları hazırlanırken Ankara’ya gitmiş, Atatürk ile bir toplantı yapmışlar. Toplantı neticesinde Atatürk’ün de isteğiyle Türkiye sınırları dışındaki en yakın mevlevihane olan Suriye’nin Halep şehrindeki mevlevihaneye Abdülhalim Çelebi’nin oğlu gönderilerek o mevlevihanenin şeyhliğine tayin edilmiş. Tekke ve zaviyeler kanunuyla birlikte Türkiye’deki tekkeler kapatıldıktan kısa bir zaman sonra Abdülhalim Çelebi Hakk’a yürümüş. Onun üzerine hem makam, hem de çelebilik Halep’te devam etmiş.Makam çelebiliğine önce Abdülhalim Çelebinin oğlu Bakır Çelebi, onun vefatından sonra oğlu Celaleddin B. Çelebi makam çelebiliğine seçilmiştir. Orada da bir müddet sonra tekkeler kapatılınca çelebilik manevi bir makam haline gelmiş. Ben Celaleddin B. Çelebinin kızıyım..

Biz, Uluslararası Mevlânâ Vakfı adında bir vakıf kurduk. Kardeşim Faruk Çelebi başkanlığını yapıyor, ben de ikinci başkanlığını yapıyorum. Dilimiz döndüğünce bu manevi değerimize,Mevlana’ya ve Mevleviliğe sahip çıkmaya çalışıyoruz. Mevlevilik, Türklerin kültürlerinin bir parçası. Hz Mevlânâ bir Türk büyüğü; Geri dönüp baktığımızda şairlerin,bestekarların,neyzenlerin yüzde doksan beşi, belki daha fazlası mevlevihanelerden yetişmiş; güzel sanatlarla ilgilenmiş olanların çoğu yine mevlevihanelerden yetişme. Yani geçmişimizde mevlevihaneler birer okul, birer akademi gibi olmuşlar; hem kabiliyetleri ortaya çıkarmışlar hem de müracaat edip Mevlevi olmak isteyen genç canlara okuma yazma, Kur’an-ı Kerim, Farsça öğretmişler. İnsanın yaradılış nedeni olan maddi ve manevi hayatı dengede tutmayı öğretmişler.

Diğer okuyanların ne kadar ilgisini çeker bilmiyorum ama biz biraz da kendi açlığımıza yönelik soracağız soruları. Şu an Mevlevilik, çelebilik makamı manevi bir makam olarak devam ediyor dediniz ama sonuçta cemaat olarak Mevlevilik hâlâ var ve “gel” demeye de devam ediyor bir şekilde Hz. Mevlânâ. Bir yerde kitap olarak var, diğer yanda görsel olarak var. Dışarıda insanlar bunları okuyarak, izleyerek veya vasiyet ettiklerini uygulayarak bir yerde, bu çekirdeğin haricinde bir cemaat oluşturmuş vaziyetteler. Ama çekirdek de nihayetinde devam ediyor. Çekirdeğe nasıl ulaşılacak?

Kanunun elverdiği nispette yardımcı olmaya çalışılıyor. Dernekler var, bizim vakfımız gibi vakıflar mevcut. Bazı derneklerde sema öğretiyorlar, mesnevi anlatmaya çalışıyorlar. İlahiyat fakülteleri için de duyuyorum ve çok hoşuma gidiyor, tasavvuf derslerinde Mevleviliğe ciddi mânâda ağırlık vermişler. Onun dışında Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde ayda bir ders yapılıyor. Bizler de aynı şeyleri yapıyoruz. Yurtdışında da bu tarz çalışılan yerler var. Yabancılar Hz. Mevlana’yı bir şekilde kendi çabalarıyla tanıyorlar. Kimisi müzik, kimisi semai bir dans aracılığıyla tanışmış; kimisi bir sözünden, bir gazeli ya da bir rubaisinden yola çıkarak araştırmaya girmiş, okumuş ve öğrenmişler.Mesela Hollanda’da, İsviçre’de toplanarak Kur’an-ı Kerim okuyorlarmış, mesnevi okuyorlarmış, sema yapıyorlarmış.Bundan dört sene önce beni Amerika’ya davet ettiler, anlattıklarımı orada yaşadım.Onlar da guruplar halinde Türkiye’ye geliyorlar. Biz de vakıf olarak elimizden geldiğince anlatmaya çalışıyoruz.

Bu verilen derslerin hepsinden haberdar mısınız?

Manevi olarak bizle beraber olanlardan, haber verenlerden haberdarız. Ama o kadar çok var ki yani herkes kendince –malûm Hz. Mevlânâ da diyor: “Herkes kendi kabınca alır” diye- bir şeyler yapmaya çalışıyor. Bir de içinde bulunduğumuz yılın Hz. Mevlânâ’nın 800. doğum yılı olarak Mevlânâ yılı ilân edilmesi ile ilgili projeyi vakıf olarak biz sunduk Kültür Bakanlığı’na. Bakanlık aracılığıyla da UNESCO’ya gitti ve kabul gördü.
Tabii birlikte çalışmaktan kuvvet doğar. O kadar çok Hz. Mevlânâ’yı bilmek, tanımak isteyen var ki o bilgileri anlatmakla ilgili çalışmalar yapılmalı diye düşündük. Yani bir yerlerde, bir zaman atılmış tohumlar varsa yeşerir; bilmeyenlerin de gönlüne bazı tohumlar atılır, onlar da daha sonrasında yeşerir, büyür diye düşündük. Dünyanın buna ihtiyacı var, yani manevi kuvvete ihtiyaçları var insanların. Maddiyat o kadar ilerledi ki insanlar, en maddi düzeyde olan bile, mutsuz. Bu arayış buraya getirdi insanları diye düşünüyorum. Çünkü insan bir maddi bir de manevi iki olgudan oluşmuş; bir bedenimiz var bir de ruhumuz. Beden bir şekilde doyuruluyor. Ruhun doyurulması da işte bu manevi değerlere sahip çıkmakla, onları anlamakla gerçekleşiyor. Mevlevilik de bu anlamda çok yönlü. Bir şekilde insan kendine yakın bir tarafını buluyor; görsel kısmı da var, müzik kısmı da var, okuyup hazmederek birileriyle paylaşma yönü de var. Onun için cazip geliyor insanlara. Tekke zaviye kanunuyla birlikte tekke ve zaviyelerin kapatılmasından 5-6 ay sonra Atatürk Konya’ya gelerek buradaki mevlevihanenin müze olarak açılmasını emretmiş. Onun da hoş bir hikâyesi vardır. Bir grup milletvekiliyle geliyor ve kapıdaki tabelayı okutup tercüme ettiriyor. Mevlana’nın Farsça yazdığı bir beyit asılı olan: “Bütün kapılar kapansa bile sana giden kapı her zaman açıktır”. Bunu duyunca “Mevlânâ sen çok büyüksün, senin de kapın her zaman açık kalmalı” deyip Konya mevlevihanesinin müze haline getirilmesi emrini veriyor. 1940’lı yıllarda tekrardan 17 Aralıklarda Hz. Mevlânâ’nın anılmasına başlanıyor; ilk önce sadece konuşma hâlinde, sonra anma ve konser gibi olmuş, en son da sema törenleri başlamış. O devirde, mevlevihaneler kapatıldıktan sonra hâlâ hayatta ve mevlevihanede yetişmiş olanlar bulunduğu için daha kolay olmuş. Şimdiyse mevlevihane görmüş olan kimse yok.
Sonuçta bir arada olduktan sonra tekke demeye gerek yok ki adına …Dünyayı zaten bir mevlevihane gibi düşünebilirsiniz. Yaşadığımız her şeyden, hani tekkelerde çile çekerlermiş, onun gibi bir ders alabiliyorsak ne mutlu bize. Oralarda olan da zaten bu. Yaşadığımız şeyleri, zorlukları birer ders gibi düşünür ve onların bize neden zor geldiğini araştırabilir, bulabilir isek zaten nefsimizi terbiye edebilmişiz demektir. Bir sınıfı geçmek için o sınıftaki derslerin hepsinden geçer not almak zorundayız. Buna benziyor; bizi üzen, sıkan birçok şey yaşıyoruz ama bunlardan geçer not almalıyız ki bir sonraki evreye geçebilelim; yoksa takılıp kalıyoruz.

Ahmet Ümit yeni kitabının konusu olarak belirlemiş; tamamen Mevlânâ’ya ilişkin olmasa dahi onun üzerinden kendi tarzıyla bir şeyler anlatmaya çalışacakmış. Diğer yandan Mercan Dede diye bir sanatçı var. Baktığımız vakit, bizim yaşımızdan mı kaynaklanıyor bilmiyorum ama, birden bir ilgi artışı söz konusu gibi tasavvufa. Bir yerde bir yazı okumuştum; tasavvufun neden gençler arasında bu kadar yükselişte olduğunu araştıran. Bunun dönem dönem yükselişe geçebileceğini söylüyordu. Sizin düşünceniz nedir bu konuda? Neden o dönem bu dönem?

Hz. Mevlânâ’nın yaşadığı devir çok zor bir devir; savaşların yapıldığı, insanların huzursuz olduğu bir devir. Şu anda da aynı şeyi yaşıyoruz. Şu anda da insanlar o kadar huzursuz, o kadar rahatsız ki kendilerine huzur verecek bir şeyi arıyorlar. Hep aramışlar, insanın tabiatında bu var, ama şimdi daha fazla. Ben şu yaşımda bile, bu kadar manevi bir kültürün içinde yetişmiş olmama rağmen zaman zaman kendimi boşlukta hissediyorum. Gençler için bu daha da geçerli. Okula gidiyorsunuz, okuyorsunuz, sonra? Koskoca bir hayat var önünüzde. Bu endişeler, bu huzursuzluklar insanı manevi bir arayışa yöneltiyor. “Ruhum rahat ederse maddi şeylerle daha kolay baş ederim” diye düşünüyorlar. İnsanlar maddi hayatın yeterli olmadığını anladıkları için; maneviyata ihtiyaç duydukları için durum bugün daha farklı. Bu yönden bir doyuma ulaştıklarında tekrar maddi hayata yönelecekler. Maneviyatın, tasavvufun bu kadar ön plana çıkmasının nedeni biraz da Amerika’daki insanların bunu arıyor olmasından kaynaklanıyor diye düşünüyorum. Malûm, Amerika’nın kuruluşundan bu yana kim kimden üstün olacak sorusunun peşinde koşuluyor. Her kim birilerinin omzuna basarsa bir yerlere gelmiş. Bir yere maddi olarak yükseldiklerinde, doyuma ulaşmış gibi hissettiklerinde de bu sefer manevi olarak boşlukta kaldıklarının farkına varıyorlar. Oradan insanın yalnız bedene değil; bir ruha da sahip olduğu ve bu ruhun ancak maneviyatla doyurulabileceği sonucuna varıyorlar. Kendi dinlerini sorguladılar, Hindistan’daki, Japonya’daki çeşitli öğretileri araştırdılar, Allah’a giden tüm yolları mercek altına yatırdılar. Mevleviliğin yeri farklı olduğu için belki daha cazip geldi; okuyabilecekleri kitap var ki okumaya çok meraklılar, uygulayabilecekleri bir ritüel var, dinleyebilecekleri bir müzik var. Bir müddet sonra da anlıyorlar ki Mevlevilik aslında İslamiyet’in özü. İçinde İslamiyet’ten farklı hiçbir şey yok; nitekim Hz. Mevlânâ da “Kur’an’ın bendesiyim, Hz. Muhammed’in ayağının tozuyum” diyor; onun söylediklerinden başka bir şey söylemediğini, söyledi diyenden de şikayetçi olduğunu söylüyor. Onu bulup İslamiyet’e geçen çok yabancıyla karşılaştım. Yine, aradığımız hep aynı şey; aradığımız bize en yakın olan şey. Çok sevdiğim ve bence bugüne çok uyan bir dörtlüğü var Hz. Mevlânâ’nın. Diyor ki: “Bir can var canında, o canı ara/ Beden dağındaki gizli mücevheri ara/ Ey yürüyüp giden dost/ Aradığın dışarıda değil; kendi içinde ara.” Yani aslında aradığımız, kendi içimizde. Bize anlatılan, öğretilen o ki rabbimiz bizi çamurdan yaratı, sonra kendi nefesinden üfledi.
Bu nasıl öğretilir, ne yapılırı size anlatması zor. Çünkü ben bunun içine doğdum, doğduğum günden itibaren etrafımda bu konuşuldu; nasıl ki bir hukukçunun evinde hukuk konuşulursa, bir doktorun evinde tıp konuşulursa bizde de Hz. Mevlânâ konuşulurdu. Onun için bence oturup Mesnevi’yi okuyabilirsiniz; çeşitli yorumları var, onları okuyabilirsiniz. Aslında önce Hz. Mevlânâ’nın isminden başlamak gerek. Daha bunları bilmiyoruz. Rûmi demek Anadolulu demek, Anadolu’da yaşayan demek. Belli bir yere gelmiş insanlar bile bunu bilmiyor, ne yazık. İsminden başlayıp hayatını öğrenip, o hayata etki eden hocaları öğrenip sonra yazdıklarını okumaya başlamalı. O zaman daha anlaşılır gelir yazdıkları. Bu vesileyle zaten dinimizi de, tarihimizi de incelemeye başlarız. Tek başına bir şey değil Mevlânâ ve Mevlevilik. Onu anlayabilmek için hem dünya tarihini, hem dinler tarihini öğrenmek lazım. Bir değere sahip çıkmak böyle bir şey.

Rûmi Anadolulu demek. Tüm bunların çıktığı, kökünü saldığı topraklar da burası; kargaşanın, endişenin eksilmediği topraklar da. Bu tezat niye diye sormadan edemiyor insan. “Birlikten kuvvet doğar” diyoruz, her derdimizin devası da birliktir. Bu topraklar üzerinde ayrılığa bu kadar düşüş niye?Şimdi bizim topraklarımız nadir bir köprü. O kadar çeşitli medeniyetleri barındırmış ki her medeniyet de bir iz bırakmış ister istemez. Son zamanda yoğunlaşan “öteki” düşüncesine izin vermemeliyiz. Mevlânâ da herkesi beraberliğe davet eder. Çok tartışılıyor Hz. Mevlana’ya ait mi değil mi diye “gel, ne olursan ol gel” çağrısı, ama zaten Mesnevi’yi, Divan-ı Kebir’i okuduğunuz zaman o kadar rastlarsınız ki “gel” çağrısına. Bugün de ihtiyaç olan bu. Tasavvuf açısından bakılınca da bugün globalleşme denilen şey en evvelinden beri bize hep anlatılmaya çalışılan şeydi. Kul olmaya davet ediliyoruz; iyi bir kul, görevlerini yerine getiren bir kul. Onların da tarifleri zaten her dinde verilmiştir. Dinlerin çıkış nedenleri de bu.