Artık, sorularımız var -I-
Gönderen: Tunca ÜÇER • 14..2006 • Türü: Makale, Yeni |
Ama zaman geçti, yıllar geçtikçe insanlar terörden yoruldular. Bu sorun uzadıkça uzadı. O zamanlar, yani terörün en yoğun olduğu zamanlarda, her gün bayrağa sarılı tabutlar dağılırdı, memleketin bir bölümünden, bütün her yerine… Sayılar birşey ifade etmez olmuştu televizyonun karşısındakilere. Sonra çok zaman geçti, terörü bitirdik denildi, gerçekten de teröristler sınırdışına itilmişlerdi. Ama Amerika’nın Irak İşgali’nden sonra, Kuzey Irak’ta Saddam’ın kurduğu baskıcı denetim kırılmış, dağlarda serbestlik başlamıştı. Özellikle Kürtler’in ABD ile işbirliği yapmaları, ABD’nin bu zamana kadar orada olanlara karışmaması, terörü gene hoplattı…
Memleketin dört bir tarafında terörist faaliyetler gene başladı. Ölen insalarımız, şehitlerimiz, geçici denildi, geçmedi… Sorun şehitliğin sorgulanmasına kadar geldi, gelmeliydi de… Neden hep ölüyorduk? Neden hep ölmek zorundaydık? Neden bu faaliyetler bitmiyordu? Gerektiği zaman dört bir yanındaki komşularına meydan okumayı bilen, dünyanın en büyük ordularından birine sahip olmasıyla övünen, iki de bir Ortadoğu’da barış sağlamaya çalışan devlet, nasıl oluyor da kendi tanımı ile dağdaki bir kaç silahlı eşkıyayı bitiremiyordu?
Yazının Tamamı
“Bir anne, oğlunun mezarını temizlerken, ona gömlek ütülüyor gibi hissedermiş. Hikmet Bila”
Belki basit bir muhalefet çabasıydı Erkan Mumcu’nun yaptığı ama Lübnan Tezkeresi tartışması sırasında en iyi soruyu o sordu; “Belki bir siyasetçiye yakışmayacak sözlerim ama 18 yaşında evladı olan bir baba olarak düşündüğümde evladımı Lübnan’a göndermem. Gidenler sizin evlatlarınız olsa gönderir misiniz? Ona göre oy verin.” diyerek milletvekillerini uyardı. Genel olarak kafalardaki soru şuydu: “Lübnan’da bir askerimiz ölse, şehit olsa, “vatan sağ olsun” diyebilecek miyiz?” Lübnan için bu sorular sorulurken, yanıt çok daha yakın bir yerden geldi, Bingöl Jandarma Özel Harekat Taburu Komutanı Binbaşı Adil Karagöz’ün 10 bin kişinin katıldığı cenaze törerinde annesi: “Vatan sağ olsun demeyeceğim.” diyerek haykırdı. Bu haykırış, bir çok cenaze törenine yayıldı ve basında çokça yer aldı.
Özellikle orta sınıfa mensup ve az çok eğitim görmüş ailelerin çocukları çatışmalarda yaşamlarını yitirdiklerinde, aileler bu durumu sorgulamaya başladı. Milliyetçilik hezeyanı içerisinde bu sorgulamalar bize pek yansımadı. Belki de aileler uzun zamandır bu soruları soruyorlar, kendi kendilerine, çünkü ateş düştüğü yeri yakıyor, ama biz bu soruları ilk defa duyuyoruz. “Neden benim evladım ölüyor.” elbetteki, böyle bir durumda kimsenin evladı kimseden üstün değildir. Öyle olmalıdır ama gerçekten öyle oluyor mu? Hayır. Şehit aileleri artık bunu da sormaya başladılar, hem de sesli olarak: “Neden bir generalin, bir siyasetçinin, bir işadamının çocuğu ölmüyor da, bizimki ölüyor?”
Benim gibi 80′li yıllarda doğmuşlar için, terör, şehitler, ölü ele geçirilen teröristler, OHAL, sınırdışı harekatlar gibi kavramlar günlük yaşam içerisindeydi ve sıradandı. Çevremizde askere gidenler uğurlanırken, sanki bir daha dönmeyecek gibi bakılırdı. Konduramazdık belki ama hepimizin içinden geçerdi. Belki de o büyük milliyetçilik gösterileri, “en büyük asker bizim asker” nidaları, bayraklar, konvoylar… hepsi de bu düşüncelerimiz gölgelemek içindi, belki bir afyon…
Ama zaman geçti, yıllar geçtikçe insanlar terörden yoruldular. Bu sorun uzadıkça uzadı. O zamanlar, yani terörün en yoğun olduğu zamanlarda, her gün bayrağa sarılı tabutlar dağılırdı, memleketin bir bölümünden, bütün her yerine… Sayılar birşey ifade etmez olmuştu televizyonun karşısındakilere. Sonra çok zaman geçti, terörü bitirdik denildi, gerçekten de teröristler sınırdışına itilmişlerdi. Ama Amerika’nın Irak İşgali’nden sonra, Kuzey Irak’ta Saddam’ın kurduğu baskıcı denetim kırılmış, dağlarda serbestlik başlamıştı. Özellikle Kürtler’in ABD ile işbirliği yapmaları, ABD’nin bu zamana kadar orada olanlara karışmaması, terörü gene hoplattı…
Memleketin dört bir tarafında terörist faaliyetler gene başladı. Ölen insalarımız, şehitlerimiz, geçici denildi, geçmedi… Sorun şehitliğin sorgulanmasına kadar geldi, gelmeliydi de… Neden hep ölüyorduk? Neden hep ölmek zorundaydık? Neden bu faaliyetler bitmiyordu? Gerektiği zaman dört bir yanındaki komşularına meydan okumayı bilen, dünyanın en büyük ordularından birine sahip olmasıyla övünen, iki de bir Ortadoğu’da barış sağlamaya çalışan devlet, nasıl oluyor da kendi tanımı ile dağdaki bir kaç silahlı eşkıyayı bitiremiyordu?
Evet insanlarımızın artık soruları var, bunlardan ilki yüreği acılı ailelerden geliyor: “Neden ölüyoruz, neden bu terörü bitiremiyoruz?” Yetkililer bir an önce bu sorulara tatmin edici yanıtlar bulmak zorunda. Şimdi bu haykırışı bir devrim olarak görüyorlar, bazıları ise vatan hainliği ile suçluyor ama daha sorular yeni başladı. Eğer bu soruya doyurucu soruya yanıt alamazsa insanlarımız, şunu soracak:
Onca şey yapılıyor, onca evlatlarımız ölüyor, bu terörü neden bitirmiyorsunuz?
